bursa escort bursa elit escort görükle escort bursa escort görükle escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort alanya escort bayan antalya eskort eskişehir escort mersin escort alanya escort bodrum escort bayan vip transfer alanya porno izle porno izle sikiş izle sikis izle mobil porno izle porn izle hd porno izle canlı casino makrobet kacak bahis
Bugun...



" YENIDEN KURULUŞ ANAYASASI! "

Mustafa Türker: " YENIDEN KURULUŞ ANAYASASI! "

facebook-paylas
Tarih: 15-02-2021 00:05


’ TARİHSEL DÖNÜM NOKTASINA GELİNDİĞİNDE, ÇARPIŞAN KARŞITLAR ARASINDA; DAHA SABIRLI, DAHA DİRAYETLİ VE DAHA ÇOK DAYANABİLEN KAZANACAKTIR.’#MustafaTürker

 

Toplumun yeniden örgütlenmesi ve biçimin değiştirmesine ilişkin görüşlerini olgunlaştırmıştı. Bu bağlamda Ulusal Kurtuluş Savaşının zaferle sonuçlanması elzemdi. Yüzyılların birikimi geleneksel motiflerin nakış gibi işlediği köhnemiş siyasal ve kültürel yapı, çağın gereklerine ve toplumun ihtiyaçlarına cevap vermekten de çok uzaktı.Toplumsal değişimin başarılması için eylemlerinin öncelikli ilk hedefi ekonomik ve iktisadi değildi. Yeni bir devlet kurmak için mevcut saltanatın hanedanını ve hilafetin yıkılması ve egemenliğin göklerden yere indirilerek, padişahtan alınarak halka ve topluma verilmesi öncelikli ilk hedefiydi. 

 

Türk toplumuna yeni çağdaş bir biçim kazandırmayı da kafasına koymuştu. Toplumsal manada tümden siyasal bir değişimin sağlanmasını da son derece önemsemekteydi. Bu anlamda, ülkenin içinde bulunduğu tüm olumsuz koşullara rağmen laik bir devlet düzeninin kurulup inşası gerekiyordu. ‘’Cumhuriyet Diktatörlüğü ’’ endişesine de asla taviz vermedi. Beraber yola çıkılan dava arkadaşlarının bir kısmı, aslında inançları olmadığı için, cumhuriyet kelimesinden tırsar olmuş, korku ve endişe ye kapılmışlardı. Bu gruptakilerin gizliden gizliye tutucu muhafazakâr eğilimlerinin bastırılmış duyguları depreşiyordu. Cumhuriyetin zamansız kurulduğunun ve henüz bu rejime geçiş için erken olduğu kanaatindeydiler. Tezlerinin ana dayanağı ise içinde yaşadığımız toplumun sosyolojik yapısının henüz bu rejime hazır olmadığıdır. Buradaki itirazlarında dinsel kaygılarının da rolü vardı. 

 

Cumhuriyet fikrine karşı olanların Hilafet kurumunun elimizden kaçırılması, Müslüman âlemi üzerinde yaptırım gücümüzü kaybedeceğimize dair ciddi şüpheleri ve endişeleri vardı. Böyle bir durumda, Avrupa başta olmak üzere diğer devletler karşısında güçsüz bir devlet konumunda olmaktansa, hilafetin mutlak surette kalmasından yanaydılar. Tarihe not düşülen İsmet İnönü’nün o meşhur sözü ‘’ Tarihin herhangi bir döneminde bir Halife, bir ülkenin alın yazısına karışmayı aklından geçirirse, o kafayı koparacağız…’’  ( CHP 22 Kasım 1923 Grup Toplantısı 8 saat sürmüştür ) 

 

Son tahlilde Türk siyasal yapısında baskın dinsel unsurlar taşıyan hilafetin etkisinin azaltılarak ortadan kaldırılması, siyasal İslam’ın yeryüzündeki ümmetçi gücüne indirilmiş olan bir darbeydi. İç ve dış hilafet ve saltanat savunucusu siyasal İslamcılar ve onları hilafet ve bu kuruma bağlı tarikatlar üzerinden yöneten başta İngilizler olmak üzere, uluslararası güç odakları bu durumdan son derece rahatsız oldular. Zira ellerindeki gücün pasifize edilip etkisiz hale getirilmesi işlerine gelmemişti. Dolayısıyla yazdıkları mektuplar ile Mustafa Kemal ve kendisinin etrafında kenetlenmiş bir avuç insanı tehdit edercesine ‘’ Hilafeti kaldırırsanız tüm İslam dünyasında saygınlığınızı yitirirsiniz ve aynı ölçüde düşmanlık kazanırsınız…’’ türünden yazılı ültimatomlar vermişlerdir. Bu tür mektuplar, yeni devletin erkânının eline ulaşmadan önce, basına sızdırılarak kamuoyunda karşıt cephe oluşturulmuş ve bunun içinde yerel işbirlikçileri ile ortak bir eylem planı benimsemiştir. Cumhuriyete karşı, hilafet politikasını savunanların düşmanlıklarında kendilerince derin hesapları vardı. ‘’ Cumhuriyet Prensleri ‘’ diyerek alaycı tavırlarla karşıt cepheyi konsolide ediyorlardı. 

 

Ancak Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşları bütün bu olaylara boyun eğmediler. İzmir’deki askeri tatbikat ve oyunlarda asker kökenli arkadaşlarına bu konuyu açtı ve Ankara’ya dönüşünde; İslami din âlimlerinden alınacak desteğe de çok büyük önem veriyordu ki meseleyi onlarla da istişare etti. 3 Mart 1924 TBMM nin 5 saat süren oturumunda saltanat lağvediliyor, bununla birlikte din işleri yani şer’iye ve evkaf bakanlıkları ve erkan-ı harbiye de kaldırılıyordu, dolayısıyla genelkurmay başkanı kabineden ayrılıyordu. Diğer taraftan eğitim ve tedrisat alanında müktesebat birleştirilerek, tevhidi tedrisat kanunu da onaylanıyordu. Günümüzde hayali kurulan Osmanlı devletinden miras kalan geleneksel  ‘’ Teokratik Devlet ‘’ niteliği ve Osmanlı ve hilafetin de sonu gelmiş oluyordu. Böylece, din devlet üzerindeki egemenliğini resmen yitirmişti. Bundan sonraki paradigma; yeni cumhuriyetin laik devlet düzenin sağlam temeller üzerinde yükselmesi ve nihayetinde de çağdaş ve modern dünyanın demokratik ulusları arasındaki yerimizi almamızdı. 

 

Devrim kanunları adım adım ilerliyordu ve anayasal hukuk devletinin laiklik temelleri üzerinde yükselebilmesi için anayasanın değiştirilmesi zaruret haline gelmişti. 20 Nisan 1924 de kabul edilen Anayasanın ikinci maddesinde ‘’ Türkiye Devleti’nin dili, İslam dinidir ‘’ maddesi anayasaya konulmuştu. Laiklik karşısında büyük direnç gösteren geniş kitlenin kemikleşmiş inadı ancak 1928 yılında kırılarak, 10 Nisan 1928 Anayasasında yapılan değişiklikle ‘’ Türk Devletinin Laik ‘’ bir devlet olduğu vurgulandı. Dolayısıyla devlet hukuksal açıdan laik bir yapıya kavuşturulmuştu. Çağın nesnel koşullarında 1924 Anayasası, batılı demokratik normlar içermesine rağmen, toplum sosyolojisi açısından, halka sosyal ve ekonomik yönden çok fazla katkı sağlayan bir şey de getirmiyordu. 

 

Savaştan yeni çıkmış, geri kalmış bir toplumda bu tür ilerici hamlelerin; - boyacı küpü, al eline fırçayı sür bir çırpıda olsun! Bu mümkün değildi. Sosyal yapıyı oluşturan, feodalitenin kurumsallaşmış aşiretleri, ağılık sistemi, maraba yarıcı toprak köleliği, şeyhler ve tarikatların bileşenleriydi. Ekonomik yapıdaysa, sermaye birikiminin hâsıl olmadığı, faiz ve tefeciliğin yaygınlaştığı, tarıma dayalı feodal ilkel üretim ilişkilerinin dominantlığı, atölye tarzı küçük el sanatları geleneksel üretim tarzının hâkim olduğu, eşi benzeri olmayan garip bir ekonomik model vardı. Her yönüyle geri kalmış, karanlık, hiçbir ışığı olmayan bir ülkede; 1924 anayasası tüm bu toplumsal sorunlara, radikal çözüm yolları üretip sunabilecek yenilikleri de istenilen seviyede getirememişti. Yasama organınca hazırlanan 1924 anayasanın iyi niyetli olduğuna dair hiçbir şüphemiz de yoktur.
 

 

Ancak, tarihsel reel koşullar göz önüne alındığında, son tahlilde bunun sebebi; Sınıfsız bir Türk toplumunda, liberal ekonomik model üzerinde, toplumsal kalkınmanın gerçekleşebileceğine dair iyi niyetli bir beklentiye sahip olunmasıydı. Kazın ayağı hiç de öyle değildi. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz geri kalmışlığın ilkelliğinde, bunu başarmak çok kolay bir şey değildi. Tüm bahsedilen bu güçlüklere rağmen Mustafa Kemal ve bir avuç inanmış fedakâr insan devrimler yapmış ve işlevsellik kazandırılmış reformları da hayata geçirmişlerdi. Dejenere olmuş Osmanlı ve saltanatı yıkılmış, hilafet kaldırılmış ve cumhuriyetin kurulması sağlanmıştı. Bu anayasa, üzerinde yapılmış değişikliklerle 1960 Anayasasına kadar da asli yapısının varlığını, bu topraklar üzerinde muhafaza etmişti.

 

1924 Anayasasından sonra muhalif unsurlar; Cumhurbaşkanlığı orununu saltanat ve hilafet makamının orunundan aldığını ileri sürerek, Mustafa Kemal’in saltanat ve hilafete zorla el koyarak, yerine; mutlakıyet yönetimini getirmekle suçladılar. Bu grup 17 Kasım 1924 de Terakkiperver ( İlerici ) Cumhuriyet Fırkasını ( Parti ) kurdu. Adının ilerici olmasına rağmen kurucuları, önderleri ve parti programıyla Türk Devrimlerinin karşısına dikilmiş gerici ve tutucu bir örgüttü. Partinin kuruluş ilkesi ve programı: partinin âdem-i merkeziyetçi, yani merkezden yönetime karşı, ekonomik anlamda liberal felsefeyi benimseyip liberalizm politikasını uygulayacağını, dinsel inanç, düşünce ve uygulamalara da saygılı olacağını, beyan ediyordu. Saltanat ve hilafet yanlısı dini kesimin partisi, halkın cumhuriyete olan tepkisel desteğini almayı hedeflemişti. Yeni kurulan bu partiyle Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ideolojik bakımdan ortak hiçbir özellik yoktu. Söz konusu yeni partinin kurucuları ‘’ benim kanımda padişahın ekmeğinin zerreleri vardır! ‘’ diyenlerle, Mustafa Kemal’in asla ideolojik birlikteliği söz konusu değildir. 

 

İngilizlerin desteği ve İstanbul da hilafet ve Osmanlıcılar ile kontrollü basının desteğinin gücünü de arkasına alan cumhuriyet karşıtı siyasal oluşumlar, ayrılıkçı gerici şeyh Sait Ayaklanmasının doğmasına da yol açmışlardır. Şeyh Sait Nakşibendi tarikatındandı. Bu ayaklanma, gericilik niteliğiyle 31 Mart 1908 olayına benzerlik göstermekle birlikte, ayrılıkçı yanıyla da farklılık arz etmektedir. Mustafa Kemal yaptığı değerlendirmede; söz konusu karşı devrim ayaklanması için, çeşitli kollardan iki yıl süren bir hazırlık yapılmıştı, demişti. Yurt dışında bulunan Vahideddin, İstanbul’daki Kürt Teali Derneğinin başındaki Seyit Abdülkadir ve İngiltere’nin desteğinde ayaklanmanın organize edildiğini ifade etmiştir. ‘’ Diğer taraftan bağımsız Kürdistan kurularak hilafet makamının geriye getirilmesi amaçlanmıştır.’’ * (  *Karpat, Kemal: Türk Demokrasi Tarihi, 1967  ) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası doğrudan doğruya Şeyh Sait ayaklanmasına destek olmamıştır. Yeni cumhuriyetin endişesi hilafetçi ve de padişahçı bu ayaklanmanın tüm ülke sathına yayılma tehlikesiydi. Bu bağlamda çok kan dökülme tehlikesi baş gösterdiğinden parti kapatılarak, İnönü’nün Takrir-i Sükûn Yasası** devreye sokulmak koşuluyla gerici bölücü ayaklanma bastırılıştı. ( ** Bu kanun amacından saparak gerici, dinci, hilafetçi bağnazları temizlemekten ziyade; daha çok ilerici aydın, devrimci sosyalistleri ve komünistler tasfiye etmiştir. Ülkede sol hareketin gelişmesine de çok büyük darbe indirmiştir. 

 

Kapitalist manada literatürde tarif edildiği gibi bir işçi sınıfı oluşmadığı için, 1923 İzmir İktisat Kongresinde alınan kararların işçi sınıfının gelişmesini önlediği tezi de doğru değildir. Zira var olmayan bir şeyin nasıl ki yok edilmesi mümkün değilse bu tez de burada geçerliliğini yitiriyor. Ancak;  Türkiye Milli İthalat ve İhracat Şirketi başında bulunanlara, İstiklal Mahkemelerinde tam yetkiyle görev verilmek suretiyle, gelişmekte olan Türkiye soluna farkında olmadan büyük bir darbe Takrir-i sükûn yasası ile indirilmiştir. 

 

– Günümüzde bir fiil siyasal sisteme hâkim egemenlerin, hukuk sistemimizde bizlere yaşattığı o tür benzeri uygulamaların sıkıntılarını yaşıyoruz. O dönemin devrimci ilerici aydınları da yapılan bu tür haksız uygulamaları çekince olarak ileri sürmüşlerdi; Fransız Devriminde milyonlarca suçsuz, masum insanın canına kıyan ‘’ Kuşkular Yasası: Savunma hakkından mahrum bırakılan suçsuz yurttaşlar, kuşku ve iftira üzerine, gizli tanık ifadeleriyle, yargıyı ele geçiren hâkimlerin tahakkümü ile yığınlar halinde mahpushanelere tıkılmıştır. ‘’  tarih, benzer koşullarda değişkenler stabil kılıp insanlığı baskılamıştır

 

O dönem kurulan istiklal mahkemelerinde alınan kararlarda; bölücü, gerici-dinci, karşı devrimci isyancılar cezalandırılmış, bunun dışında siyasal İslamcıların geriye kalanlarının neredeyse tamamı aklanarak tahliye edilmiştir.  Mahkemelerde ülkenin en önemli aydınları, solcuları ve komünistleri ya hapse atılmış, ya sürgüne gönderilmiş, ye da çok küçük bir kısmı da yurt dışına çıkmak zorunda bırakılmışlardır. İstiklal Mahkemeleri, siyasal İslamcıların iddia ettiği gibi kendilerine çok zarar vermemiştir. Toplumsal yapıya hâkim muhafazakâr, dinci, milliyetçi geçinen geleneksel feodal yapının egemenlerini aklayıp tahliye ederken, diğer taraftan da ülkenin bugün de yokluğunu derinden hissettiği sol düşüncenin savunucularını, gazetelerini, dergilerini, kitaplarını, yayınlarını ve yayınevlerinin tamamını tasfiye etmiştir. 

 

Esas büyük zararı Türk solu görmüştür. Mahkemelerin büyük çoğunluğunda hâkimler geleneksel kökenlerinin etkisi altında kalarak karalarını vermişlerdir. Zaten ilerleyen dönemlerde bu mahkemelerin tahliye ettiği kesimler örgütlenerek 1950 yılında Demokrat Partiyi kurup siyasal erki ele geçirmişlerdir. Türk solu, o tarihten bu günümüze, tarihsel determinizmin diyalektik kopuşlarında, egemen güçlerin acımasız tahakkümü altında, her seferinde türlü başkalaşımlarla budanmıştır. ( Türker, Mustafa: Yeniden Kuruluş Anayasası, Şubat 2021, Not: Kurtuluş Savaşında Yer Aldıkları için İsimleri Yazılmadı.) 

 

O günün mevcut kritik koşullarında yeni cumhuriyetin kendini koruma ve güvence altına alma refleksi içerisinde bu tür işlevsel hatalarına rastlanmıştır. Gereksinimlerden kaynaklanan devrimlerine karşı olan toplumsal direnci kırmak için bu yola başvurulmuştur. Yeni kurulan devletin siyasi iktidarını yıkmak, Mustafa Kemal’i saf dışı etmek isteyen çok değişik kesimlerin ortak işbirliği içerisinde faaliyetlerini ülke geneline yaydıkları da bir gerçektir. Bu karşı direnç cephesi Cumhuriyet Rejimine alenen ‘’ Kırmızı Paçavra ‘’ demekten de imtina etmiyordu. Cumhuriyet karşıtlarının kirli ilişkiler ağındaki muhalefeti rayından çıkmış ve kontrol dışı bir hal almıştı. Olgusal bütünlüğün rejim değişikliği birçok alanda sistemin parçalarında eski egemenlerin gücünü de ellerinden almıştı. Bütün bu yaşanan olayların çağın egemenlerince kabul edilip hazmedilmesi neredeyse imkânsız gibiydi. Rejim muhalifleri hep birlikte, topyekûn eylemselliğin uzlaşılmış ortak alanlarında benimsedikleri kendi stratejik tavırlarıyla harekete geçmişlerdi. Tarihsel diyalektikte, Cumhuriyetin kurulduğu dönemde, konjonktüre bağlı olarak diğer dünya ulusların devletlerinde yaşananları da göz önünde bulunduracak olursak, değişimlerin hiçte o kadar kolay olmadığını anlamış oluruz. Her ulus kendine özgü tarihsel ve toplumsal sorunlar yaşar. 

 

Takrir-i Sükûn Yasası çıkarılmadan da irticai - dinci, bölücü ayaklanma bastırılabilirdi. Salt manada cumhuriyet devrimlerini ve reformlarının başarıyla gerçekleştirilmesini bu kanuna bağlamak nesnel gerçekliği yansıtmıyor. Mustafa Kemal ve arkadaşları, bin bir zorluk içerisinde çekilmiş nice acıların çilelerinde, yüzbinlerce ihanetin ortasında, imkânsızlıklara rağmen, amansız mücadele neticesinde Kurtuluş Savaşını kazanmıştı. Cumhuriyete giden yolda, tutucu milletin temsilcilerine rağmen, Kurtuluş Savaşının önder bazı komutanlarının ketum direnmelerine karşın, tüm oyunları bozarak saltanatı ve hilafeti kaldırmıştır. Söz konusu çıkarılan yasayla ve kurulan mahkemelerde ilerici düşüncenin üzerine gidilmesi, özgür düşüncenin ezilmeye çalışılması tarihsel bir hatadır. 

 

İrticayla mücadele ederken, özgür düşüncenin ilericiliğinin yok edilmesi ve susturulması, bugünlerde içinde bulunduğumuz toplumsal sosyolojimizin realitesinin köklerini atmıştır. Ülkeyi ve ulusu, çağdaş müreffeh gelişmiş medeniyetler seviyesine taşımaya çalışırken, ülkeyi çağın çok gerisine, ilkelliğin istibdadına sürüklemiş ve kadim ulusumuzun halklarını egemenlerin boyunduruğu altına sokmuştur. İstiklal Mahkemeleri Egemen sınıfların lehine çalışmış, ülke egemenlerinin orantısız bir şekilde vahşice güçlenmesine ve tüm siyasal sistemi ele geçirmelerine neden olmuştur. Genel anlamda toplumun ruhuna yerleşmesi gereken demokratik haklara dayalı özgürlükleri de uzun süre ortadan kaldırmıştır. O günün şartlarında aceleyle alınmış pragmatik çözüm yöntemlerinin zararlarını ulusça çekiyoruz. Tarihin akışının geriye çevrilmesinin mümkün olmadığı günümüzde de halen bu iki maddelik kanuna dayandırılarak oluşturulan mahkemelerde alınan kararların her açıdan cumhuriyetimiz ve toplumumuz aleyhine olan olumsuzluğunun giderilmesi uğurunda amansız bir mücadele veriyoruz.

 

Kurucu Meclis; savaş koşullarının hüküm sürdüğü ve bu yüzden de seçimlerin yapılamadığı bir ortamda son Osmanlı Mebussan Meclisi ağırlıklı temsilcilerin, Osmanlı hukuk sistemine göre bölümlendirilmiş coğrafi bölgelerin temsilcileri olarak Ankara’da toplanmıştı. Dolayısıyla yasama organı işlevini tam olarak ifa edebileceği toplumsal bir konsensüs da sağlanamamıştı. Homojen bir yapıya sahip olmaktan çok uzak olan ve ülke sathında tam katılımın da tesis edilemediği savaş şartlar altında çalışmalarına başlamıştı. İşte bu ağır şartların kendine has durum ve vaziyeti içerisinde 1921 Anayasasının hazırlıklarına başlandı. Temsilciler arasında fikir ayrılıkları hat safhada olup, çok farklı tekliflerde her yönüyle değerlendirilmekteydi. Uzlaşma sağlanması zor görünmesine rağmen, Mustafa Kemal’in, askeri dehasının yanında, politik ve stratejik zekâsının da devreye girmesiyle, uzlaştırıcı tavırları farklı yapıları bir arada tutmada derece etkili olmuştur. Birbirine taban tabana zıt uyumsuzlukların fikir ayrılıklarında, taraflar arasında yaşanan hararetli ateşli tartışmalarda, saygınlıkları yitirtmeden, yaşanan tüm bu olumsuz koşulların keskin tartışmaların çatışmalarında, uyumlu kişiliği ve ılımlı dengeleyici tavırlarıyla grupları uzlaştırmayı da başarmıştı. 

 

1921 Anayasanın kaynağını aldığı Amasya tamimi, Sivas ve Erzurum kongrelerinde alınan kararlar ile hali hazırda savaş ortamında varlığını sürdüren Osmanlı devletinin Tanzimat Fermanı ve Meşrutiyet dönemlerine kadar geçen süreçlerde yazılı hale getirilmiş yasalarının yer aldığı Kanuni Esasinin de kısmen ( 1876 ) geçerli olduğu bir anayasaydı. Kurtuluş Savaşının kazanılmasının öncelikli hedef olduğu Kurucu Mecliste hazırlanan bu anayasanın, toplumun tüm kesimlerinin ortak fikirlerini tam olarak yansıttığı bir toplum sözleşmesi olduğunu da iddia edemeyiz. Zira içinde bulunulan koşulların zaruretinden doğmuş, aceleyle hazırlanmış geçici yönetimin anayasasıydı. Detay analizlerimizde 1921 Anayasasının hazırlanışında yaşanan sorunları çok detayda boğmadan yukarıda özetledim.

 

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ulusal kurtuluş savaşındaki en büyük hedefi ülke genelindeki tüm ulusal güçlerin birleştirilmesiydi. Bu bağlamda, nihai hedeflerinin ana fikirleri olan cumhuriyet kelimesi uzun süre telaffuz dahi edilmedi. Daha öncede anlattığım üzere, farklı mozaik yapının dağılıp gitmesinin riskleri mevcuttu. Mücadele eden güçler arasında; âdem-i merkeziyetçiler, Genç Türkçüler, sosyalistler, liberaller, komünistler ve saltanat yanlısı olanlardan tutun da manda idaresini savunanlara kadar her görüşten, her yapıdan insan vardı. Öncelikli hedef, bu grupları dağılmadan bir arada tutarak, aynı amaçlar etrafında birleştirip, yüksek motivasyonla hedefe odaklayıp Ulusal Kurtuluş Savaşını zaferle sonuçlandırmaktı. Devleti şekillendirmek ve tasarımlamak sonraki adımdı ve bu iş için, ilkine nazaran zaferden sonra yeterince zamanları da olacaktı. Bu stratejiden asla taviz verilmeden, örneğin; ‘’ Meclis başkanı vardı ancak devlet başkanı dahi seçilmemişti ‘’ geçici yönetimle İstiklal Harbi bitirilerek, Lozan barış anlaşmasıyla neticelenmesine kadar da sabrettiler. 

 

Son tahlilde, yeni devletin ilk toplum sözleşmesi olan anayasası ‘’ Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ‘’  devleti bugünkü manada şekillendirecek, modern tanımlamaya uygun, kapsamlı hükümler barındırmıyordu. O günün nesnel koşulları bunu gerektiriyordu. 23 maddelik anayasanın 14 maddesinde taşra teşkilatları ve yerel yönetimlere ait düzenlemeler ile ilgili bakanlıkların nasıl seçileceği hususu yasal hükme bağlamıştı. Konjonktürel açıdan günün koşulları bunu zorunlu kılmıştı.  Mustafa Kemal, geçici yönetim sürecinde, ülke koşullarına en uygun stratejinin bu olduğuna karar vermişti. Bu yolun seçilmesi bilinçliydi. Ankara, Anadolu’yu yanında tutabilmek için, yerel yönetimlere kendisine tabi olacak yetkiyi veriyordu. Böylelikle İstanbul’la sıkı sıkıya bağlar kurmalarının da önüne geçilmiş oluyordu. 

 

1921 Anayasasının sırrına nail olmak için biraz analizlerimizi derinleştirelim. İktidar kanadından gelen ‘’ Yeni anayasayı 1921 ruhuyla taçlandıracağız ‘’ açıklaması, son derece tehlikeler içeren kirli niyetlerine ait gizli sırlarının ifşası olmuştur. Algı yönetimlerine esas teşkil eden ve yapmak istedikleri herhangi bir şeyi kamuoyuna servis ederek, toplumdan geri bildirim suretiyle gelecek bilgilerle elde edilecek verilerin ışığında, toplumsal tepkiler ölçülmek istenmiştir. İlk olumlu tepki de beklentilerin aksine ( Şahsen ben bunu bekliyordum ) hapiste olan HDP’nin genel başkanından, hiç zaman kaybedilmeden destekler yönde gelmiştir; ‘’ Anayasa değişikliğine 1921 anayasası ilham alınabilir diyerek  ‘’ üstü kapalı destek verilmiştir. Hemen akabinde diğer iktidar ortağı, atılan pasa; ‘’ Herkesle oturur konuşuruz ‘’ demek suretiyle pasa pasla karşılık vermiştir. 

 

AKP’nin çok güçlü olduğu dönemlerde, Kürt kökenli yurttaşlarımızdan blok halde alınmış çok yüksek oy oranlarına tanıklık ediyoruz. Daha mütedeyyin, muhafazakâr ve feodal aşiret kültürüne mensup Kürt kökenli vatandaşlarımız büyük bir çoğunluğunun, geçmiş seçimlerde, kitlesel halde blok oylarla AKP ne destek verdiğini, seçimler neticesinde sandığa yansıyan sonuçlardan net bir şekilde anlayabiliyoruz. İktidar ve HDP’nin farklı dinamiklerle 1921 anayasasına ilgi duymalarına rağmen, kazan kazan stratejik işbirliğinde birbirlerine sinyal çakıyorlar. 

 

-1921 Anayasası iktidarı neden bu denli cezbediyor? Ulusal Kurtuluş Savaşının askeri ve diplomatik zaferle neticelenmesi ve geçiş dönemi yönetiminin sona erdirilmesi ile yeni devletin dizayn edilip şekillendirilmesine başlanmıştı. Cumhurbaşkanlığı getirildi, üniter devlet yapısı benimsenerek, merkezi yönetimin güçlendirilmesini takiben hilafet kaldırıldı. Devamında ise ‘’ Türk Milliyetçisi ‘’ bir devlet sisteminde devrimler ve reformlar yapılmaya başlanmıştı ( Türk Milliyetçiliğini burada Mustafa Kemal’in, milliyet ve ırk bağlamından soyutlayarak üzerinde yaşadığımız toprakların ulusal sınırlar dâhilindeki tüm halkları kast ettiğini unutmamalıyız ki bu realiteyi de asla ihmal etmemeliyiz.) Türk İnkılap tarihinin en köklü devrimlerinden olanlar; tarikatların faaliyetlerine son verilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, din işleri başkanlığının kurulması ( diyanet ) ve devamında laiklik ilkesinin politikaları uygulanmaya başlandı. ‘’ Yeniden Kuruluş Anayasası! ‘’ diye yeni anayasa tartışmalarının odağına yerleştirilen anayasanın, 1921 Anayasası olması rassal bir tesadüf olmaktan çok, bilinçli bir tercihidir. Otokratik siyasal İslamin özlemle yanıp tutuştuğu teokratik din devletinin, hilafet saltanat rejiminde, şark Hacivat’ı kurnazlığının ayak oyunlarıyla, 1921 anayasasını alet ederek, informel uygulamalarında geçerli kılmaya çalıştıkları şeriat rejimini bu anayasayla formel hale getirmektir. 

 

-1921 Anayasası metninde geçen yerel yönetimler için ‘’ Muhtariyet ‘’ sözcüğü HDP nin iştahını kabartıyor ve bunu HDP ‘’ Yerel Özerklik ‘’ şeklinde yorumlayıp, âdem-i merkeziyetçi anayasa değişikliğini içeren AKP nin teklifine tav olmuş durumdadır. Devletlerin merkezi yönetimleri kuvvetli oldukça yerel idareler merkezi devlet otoritesine kuvvetli bağlarla bağlanırlar. Oysa yerel yönetimlere muhtariyet tanınması, yerel özerklik ve adem-i merkeziyetçiliğin hayata geçirilmesi üniter devlet yapısını güçsüz kılacaktır. Söz konusu model Türkiye Cumhuriyetinin eyaletlere bölünmesine yol açacaktır. Bu aynı zamanda HDP nin temel politikalarıyla özdeş ve uyumludur. Anayasa değişikliğiyle  ‘’ Yerel Özerkliklerin ’’ gündeme getirilmesi, aynı zamanda TC nin merkeziyetçi üniter devlet yapısını değiştirilerek ortadan kaldırmasına yönelik bir hamledir.

 

 ‘’ Yeniden Kuruluş Anayasası! ‘’ dedikleri savaş koşullarının kendine has öznel 1921 anayasasına dönüş, uzun vadede eyaletlere bölünerek; her eyaletin kendi anayasası, kendi bayrağı ve ordusu ile kolluk gücünün ve başkentinin olması demek olur ki bu da Sevr’in yapamadığını, vatana ihanet boyutunda yerel işbirlikçilerinin eliyle gerçekleştirilmiş olması demektir.  Atatürk ve arkadaşlarının o günün savaş koşullarında, ulusal bütünlüğü tesis etmek için uyguladıkları geçici stratejik hamle (Kurucu Unsurların İradesi üniter devletti ki bu düşünce daha sonra 1923 cumhuriyetin ilanını müteakiben 1924 anayasası ile de kanıtlanmıştır) bu gün ise HDP için nihai kalıcı bir hedeftir.

 

Tevhidi Tedrisat Kanunuyla eğitim kurumları birleştirildi. Bütün bunların üzerine de 1928 yılında laikliğin anayasa ilkesi halinde kabul edilmesidir. Yukarıda da değindiğim üzere egemen iktidar kendi siyasal kodlarının ortadan kaldırılmadığı 1921 anayasası Teşkilat-ı Esasiye Kanunu siyasal İslam’ın politik ideolojisine çok uygundur. Kemalist İdeolojinin*** henüz yasallaşmadığı bu 1921 anayasasının arkasından dolanarak şeriat kanunlarını içeren ve devleti ortadan kaldıracak girişimi test edeceklerdir. Bunun içinde HDP ile kendi istedikleri yönde ortak paydada buluşup, devleti 1921 anayasası baz alınarak yeniden şekillendirerek, rejimi tümden değiştirecekler ve bu uğurda da HDP nin istediği ‘’Yerel Özerklik’’ konusunda kesinlikle taviz verilecektir. Kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyen çıkarlarına uygun orta yol budur. Kaldı ki girdikleri türbülanstan kurtulmalarının başka bir çıkış yollarının da kalmadığının farkındalar. Yüzyılların özlemleri şeriatı getirmek içinde son şansları.

 

( ***Kemalizm bir ideoloji değildir diyenlere katılmıyorum. Bir sistem; tüm işlevsel yapılarıyla devlet kurmuş, anayasasını yapmış, devlet idaresinde kendi siyasi ekonomik politikalarını uygulamış, sosyal politikalarına toplumsal hayatın sosyolojisinde can vermiş, reform ve devrimler yapmışsa bunları yazılı teorik bir şekilde felsefik ideolojisine bağlı bilimselliğin sistematiğinde yazılı hale getirmemiş olsa dahi pratikteki uygulamalarıyla Kemalizm kendi öznelinde bir ideolojidir. Türker,Mustafa

 

Algılarla oynamakta ve gündemi değiştirmekte mahir oldukları yüzde yüz doğrudur. Travma bozukluğuna neden oldukları toplum sosyolojisinde, insanların psikolojilerini daha beter bir şekilde iyice bozarak, travmatik bozukluğun şizofrenik siyasal kültürü üzerinden ülkeyi yönetiyorlar. Birey ve toplumu, kafeste doğduğu için uçmaktan korkan kuşlara çevirdiler. İktidara mecbur oldukları psikozunda debelenen, akıl tutulması yaşayan kalabalık toplumsal yığınların varlığı da acı bir gerçeğimizdir. Politikanın kirli çukurlarında boğulmamak için, can çekişen toplum bilmelidir ki tarih boyunca yıkılan çoğu Türk Devletlerinin merkezi yönetimleri, ellerindeki gücü devretmesi neticesinde zayıflamaları ve devlet gücünün yitirilmesi ile çözülme, bölünme sonucunda gerçekleşmiştir. Aynı tarihsel hataya düşmemek gerekir. 

 

Bireylerin nereden çıkıp geldiklerinin hiçbir önemi olmadığını, asıl önemli olan nereye yöneldikleridir. Oynak güç merkezlerinde saf değiştirmekten zerre kadar utanç duymayan sosyolojik çürümüşlüğün, merkezkaç kuvvetler işbirliğinde, çapsız kafaların aydınlık ya da karanlık fikirleri ve yürekleri yetmeyenlerin cesaretleri, imkânsızlık koşullarının zorluklarında, dar ve sarp geçitler aşılırken belli olur. 

 

1950 yılında iktidara gelen aynı zihniyetin ürünü, hortlamış gericiliğin siyasal oluşumu, Demokrat Parti, Türkiye’yi kapitalist sömürü mekanizmasının emperyalistlerinin kucağına oturtmuştur. Sindirilmiş baskılara dayandırılan yöntemlerle hazırlanan yasalarla, bağnaz tutuculuğun gericiliği ortadan kaldırılması mümkün olsaydı, yüzyıllık cumhuriyet tarihimizde gericilik bu denli kozasında yuvalanıp büyüyüp gelişebilir miydi? Hali hazırda, kendine münhasır yarı feodal öznel niteliksel toplum yapısı değiştirilmedikçe, üretim ilişkilerinde emeğin sermaye karşısında tek taraflı bağımlılık ölçüsündeki tutsaklığı, eşit koşullarda hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde ortadan kaldırılmadıkça ve toprak reformu yapılmadıkça, kökten dinci bağnaz gericiliğin cehaletinden kurtulmamız olanaksız gibi görünmektedir. 

 

Çağdaş Ütopik düşlerimizin gerçeğe dönüşebilmesi için ülkenin gerici tüm yapılanmalarından kurtulmamız gerekiyor. Toprağa bağlı feodal ağlık sistemi, dini inançların; şeyhlik, şıhlık cübbesinin altında ticarileşmiş, tarikat holdingi haline gelmiş sermaye dinciliğinin derebeylik modeli bitirilmedikçe, etnisite kökenli mikro şovenizmin siyasal patronajlığındaki ırkçılığı yok edilmedikçe, devleti; emperyalist gayri milli sermayenin tekelinden, burjuva devlet olmaktan kurtaramadıkça, toplum sözleşmesi anlamsız kalacaktır. Bu bağlamda sosyolojik gerçeklerden arındırılmış, kendi içerisinde tutarsızlıklar barındıran, toplumsal realiteden bağımsız bir anayasa çağın gerektirdiği toplumsal ve sosyal ihtiyaçlarımıza da cevap veremeyecektir.  

 

Son tahlilde, yukarıdaki anayasanın sosyolojik tarihsel kökenlerine atıfta bulunduğum, ancak derinlemesine kanun maddelerinin detaylarına giremeden yaptığım analizlerimdeki tezlerin, anti tezlerime dayanan sentezlerimde mevcuttur. Totaliter tek adam rejiminin egemen erki siyasal İslam, teokratik devlet rejimine geçmek için, istenen fiziki şartların da hazır olduğuna dair inançlarının kanaatinde geliştirdiği politik argümanlarına dayandırdığı hamlesine uygun şekilde, kendisini yeniden konumlandırmaktadır. Bu bağlamda, kurucu unsurların o günün nesnel reel değerlerinde oluşturduğu kuruluş anayasasını kendisine nirengi noktası oluşturarak, kurucu unsurları ve değerleri kendi çirkin siyasal oyunlarına alet edecektir. İnandıkları ve özlem duydukları teokratik İslam devletine dönüşmek uğruna, demokrasinin her türlü kurnazca hilelerine ve de tuzaklarına da başvuracaklardır. Hilafet ve kendi saltanatlarının anayasasını oluşturmak babında, kurucu değerlerle toplumu kandırarak, kendi çıkarlarına alet edip, kirli nihai hedefine ulaşmak isteyecektir.  

 

Tuzağa düşmemeliyiz! Toplumsal gerçekliğin kendisi tuzak gibi görünmüyorsa, burada sorun temel perspektiflerimizdeki bozukluğun sebebidir. Gözlerimizin önündeki karanlık perdelerin sisleri ye da gerçeğin perdelenmiş olmasından da önemlidir. Yaşamın kendisinden ve gerçekliğinden tamamen kopmuşların yarattıkları kendilerince steril kirli evrenlerinde, ülkenin yangın yerine dönmüş olması, insanların zulüm altında sefalet içinde kıvranması, onların dünyası açısından hiçbir anlam ifade etmiyor. Antidemokratik otoriter rejimlerde, kişilerin kendi iradelerini tek kişinin insafına rehin vermeleri pahalıya patlar. Bu durumda da bedelini ödemekten de asla kurtulamazlar. Söz konusu ödenecek bedeller sadece bizim kendi hazin ve acı realitemizi oluşturmaktadır. Yeniçağın mitolojisi haline gelmiş tek kişinin; her şeyi sadece kendisinin çok iyi bilmiş olduğuna inandırılmış kaderci bir toplumda, yenilmez tanrı gibi kendisini mitolojik bir üst varlık boyutuna taşıyan komplocunun, çizginin vasat altında kalanına, kendisini kurnazca çok zeki hissettiren şark Hacivat’ının kederci tuzağına düşen de sen olursun.

 

Asimetrik pasifizmin konfor alanında sistematikleştirilen tepkiselliğin tuzağına düşmemeliyiz. Muhalif demokrasi cephesi konformizmin edilgen pasifizminden kurtulması gerekiyor. Aktif muhalefetin dışında hareket ve eylem tarzı benimsersek, tuzağında ta kendisi oluruz.  Tüm değişimi imkânsız kılan kaderci yaklaşımınla pasif muhalefete devam edersen, tuzak da sensindir. Unutma! hiçbir şeyden korkmadı ve nefret etmedi uygarlık kadar sen uygarlığından cesaret almalısın. Cesaretin olduğu yerde korku kendinden de korkar.

 

‘’ CUMHURİYET, HÜRRÜYET VE VATAN KORKULARINDAN ÖRÜMCEK AĞLARI ÖRÜP DURUR; SULTANLAR, KRALLAR, İMPARATORLAR VE ÇARLAR. KORKUDAN AĞLARINDA BOĞARLAR; YURTTAŞLARIN HAKLARINI, HUKUKLARINI, ÖZGÜRLÜKLERİNİ, DÜŞÜNCELERİNİ, KARDEŞLİK İÇİNDEKİ BARIŞLARINI. ONLAR KORKTUKLARINDAN ÇOK KOLAY SATARLAR VATANI, ZİRA ONLARIN VATANLARI YOKTUR. BİZİM VATAN BİLDİĞİMİZİ ONLAR MÜLK BİLİR.’’ #MustafaTürker

 







FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER SİYASET Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI