bursa escort bursa elit escort görükle escort bursa escort görükle escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort alanya escort bayan antalya eskort eskişehir escort mersin escort alanya escort bodrum escort bayan vip transfer alanya porno izle porno izle sikiş izle sikis izle mobil porno izle porn izle hd porno izle canlı casino makrobet kacak bahis
Bugun...



DEVLET VE EMPERİYAL TARİKATLAR

Mustafa Türker: DEVLET VE EMPERİYAL TARİKATLAR

facebook-paylas
Tarih: 01-03-2021 19:58

DEVLET VE EMPERİYAL TARİKATLAR

‘’ Gerçek devrimciler onlardır ki ilerleme ve yenileşme devrimine yöneltmek istedikleri insanların ruh ve vicdanlarındaki gerçek istek ve eğitime etki etmesini bilirler.*’’ ( * Mustafa Kemal, Kastamonu Nutku, 30.08.1925 )

 

Bazen kişiler kendilerince hesaplarla, olayların ve hayatın akışını değiştirip, tarihi kurgulamak istedikleri gibi yazmaya kalkarlar. Ancak tarihin kişilerden soyutlanmış kendine göre özgül ağırlığı olan öznel hazırlığı vardır. Olaylardan ve zamandan bağımsız oluşan kaderleri, tarihin yaprakları hesapta olmayan anlarda devreye sokar ki burada tarihsel akışın süreci yeniden yazılmaya başlanır. 

 

Osmanlı’da taht kavgalarının sürdüğü esnada III. Selim’i tahtan indiren IV. Mustafa, aynı zamanda II. Mahmut’u da katletmek istemişti. Sarayın haremindeki bir kadının yardımıyla, sarayın çatı arasından kaçırılıp canı kurtarılan II. Mahmut, Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa tarafından tahta çıkarılmıştı. İstanbul’a tahttan indirilen III. Selim’i tekrar tahta çıkarmak için gelmişti Alemdar Mustafa Paşa, ancak katledilen III. Selim’in yerine şehzadelerden II. Mahmut’u tahta çıkarmıştı. Tarihin kendi kurgusu burada da devreye girmişti.

 

II. Mahmut 31 yıllık iktidarında, batı yanlısı politikaları ve tilki siyaseti ile ün yaptı. Tahta, tarihin lütfu olarak çıktığında hiçbir siyasal desteği yoktu. Yeniçeriler de kendisini pek olumlu karşılamayıp, iyi gözle de bakmıyorlardı. İktidarını siyasi ve askeri açıdan sağlamlaştırmak için desteğe ve güce ihtiyacı vardı. İhtiyaç duyduğu askeri güç, dönemin feodal beyleri olan ayanlarda mevcuttu. Dolayısıyla iktidarını güvence altına alabilmek için feodal ağlar olan ayanlarla, ‘’ sened-i ittifak ‘’ adlı anlaşmaya imza koydu. 

 

Ayanlar iktidar ortağı gibi davrandıkları için şehre gelişleri oldukça görkemli ve ihtişamlı olurdu. Birbirinden çok farklı değişik değişik kılık kıyafetler içerisindeki hassa askerleriyle, ayanların şehre gelişleri padişaha verilen gözdağı niteliğindeki gövde gösterisiydi. Zaman içerisinde siyasal iktidarını oturtup, sağlam temellerini atınca, mutlak egemenliğini köklerini derinleştirmek için feodal ağlardan oluşan ayanlardan kurtulması gerektiğini de çok iyi biliyordu. Mutlak otoriteye egemen kılmak için ayanları görüşmek üzere toplantıya davet eder ve davete icap eden, toplantıya gelip katılan tüm ayanları öldürtür. Kalan birkaç ayan haricinde artık mutlak güce ve otoriteye sahip olarak, egemenliği de kontrolü altına almıştı. 

 

Amcası III. Selimin düştüğü hatalardan ders çıkarıp, çok temkinli davranarak tedbiri elden bırakmadan, kendisi için tehdit ve tehlike unsuru oluşturan yeniçeri ocağına sıra gelmişti. Yeniçerilerle hesaplaşmak için en uygun anı kolluyordu. Yunan isyanı sırasında askerlerin isteksiz ve gönülsüz savaştıkları propagandasını halk arasında yayıp, halkın desteğini arkasına aldı ve 1826 yılında yeniçerilerin kökünü kazıdı. Tarihe ‘’ Vaka-i Hayriye ‘’ ( Hayırlı Olay ) olarak geçen bu olay sırasında, şehirde yaşayan tüm yeniçeriler katledildi ve hatta kutsal değerleri olan tüm mezarları tahrip edildi. Yunan savaşını kaybetmek pahasına yeniçeri ocağına bunu yapmıştı, eldeki son düzenli orduyu kendisi ortadan kaldırdı. Tasfiye edilen Yeni Çeri Ocağı yerine ‘’ Asakir-i Mansure-i Muhammediye ‘’ adlı bir ordu kurdurttu.

 

- Siyasal analizlerime göre bu kısım, yaşadığımız dönemde Türk ordusuna kurulan kumpaslarla özdeşlik taşımaktadır. Askeri hiyerarşik yapılanmanın, darbe ve vesayet gibi hayali tarihsel kurgularla ortadan kaldırılarak, bambaşka bir askeri düzenin kurulmasına yol açan yeni oluşuma tekabül eder. Siyasal İslami gelenek tarafından, sekülerizmin Kemalist laik Türk ordusundan intikam alınarak, yerine kendilerine bağlı askeri iltizamın kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Devletin binlerce yıllık askeri geleneksel normatif değerlerinden ziyade siyasal İslam’ın emrinde hareket eden ümmetçi, milliyetçi, selefi muhafazakâr askeri bir ordu yapılanması ve buna bağlı kolluk güçlerini de mevcut iktidar oluşturdu.

 

II. Mahmut birçok konuda ve askeri alanda yaptığı reformlarına ilaveten yeniçeri ocağını kapatıp yerine kendi ordusunu kurunca Rum geleneği olan fesi, geleneksel başlık olarak benimsemiştir. Zamanla siyasallaşmış İslam geleneğinin benimseyip içselleştirdiği fes, aslında Hristiyan Rum’lar ait geleneksel bir başlıktı. Bilimsel tarihi gerçek olan bu durum Yunan başlığı olan fesin Osmanlı coğrafyasında Müslüman halklara giydirmek için II Mahmut, Mustafa Kemal’in fesi çıkartmak için çektiği sıkıntılar ve katlandığı zahmet kadar zorluk çekmemiştir. II. Mahmut hiçbir güçlükle de karşılaşmamıştı ve Mustafa Kemal’den daha az güçlüğe maruz kalmıştır. Şapka devriminde yaşanan toplumsal direnmenin arkasında yatan gerçek, tarikatlar ile cemaatlerin güçlü bir şekilde direnç gösterip mücadele etmesidir. Bu meyanda halka; gerçek Hristiyan kıyafeti olan fes ve diğer sarıkların Müslümanlık geleneği olduğunu savundurmaları, buna mukabil şapkanın gâvur icadı ve Hristiyanlık simgesi olduğu tezinde diretmeleriydi.

 

Müslüman ve Türk toplumuna şapka giydirmek Osmanlı geleneksel yapısı içerisinde toplumu Hristiyanlaştırmak propagandasını yapan tarikatlar, cemaatler ve İngiliz işbirlikçisi siyasal İslam’ın dernekleri ve basın yayın organları halkı devrimlere ve cumhuriyet hükümetine karşı kışkırtmaktaydı. Şimdiki savaşın kendisi muharebe meydanlarındaki boğuşmalara benzeyen değişik ve çetin bir savaşında ta kendisiydi.

 

Kastamonu seyahatine çıktığında elinde panama tipi şapka taşıyordu, halkın nabzını ölçmek ve devrimi benimsetmek öncelikli hedefiydi. Yolculuk esnasında, zaman zaman halkla buluştuğunda, yol boyunca başına şapka taktığında; halkın içindeki bazı kişilerde kafalarındaki fesleri, sarıkları ve kalpakları çıkarmışlardı. Bu aslında halk arasında ilk kez şapkayla göründüğü bir seyahatti. Şapka kanunu, o günün koşullarında bağnaz, geleneksel değerlerine sıkı sıkıya bağlı feodal teokratik bir toplumda, son derece ilerici ve devrimci bir karardı. Şapka kanunun mecliste onaylanması için de din ulemasının desteğini almaya özen gösterdi. 

 

Mecliste din adamlarınca yapılan konuşmalarda verilen örneklerde ‘’ Peygambere, Roma imparatorluğunun Şam valisi ve temsilcisi tarafından verilen ve armağan edilen giysiler hiçbir şekilde değişikliğe maruz bırakılmadan giyilmiştir.’’ Türünden örneklemler ile desteklenmekteydi. Daha radikal ifade tarzının söylemlerinde; geçmişte olmayan pantolon, ceket, yakalı gömlek ve kravat vb kıyafetler yokken, bunları kolayca benimseyip kabullenen toplum, şapka! Karşısında neden bu denli direnç göstermişti? Şapka mevzusuna gelince mi toplumun aklı başına gelmişti? Her zaman ki gibi dini duyguları istismar eden siyasal İslam’ın din tüccarı bezirgânları tarikatlar ve cemaatlerin ikiyüzlülüğü gün yüzüne çıkmıştı. 

 

Zira Osmanlı geleneksel toplum yapısında başlık gizli bir sınıfsal semboldü. Herkes tarafından çok iyi bir şekilde bilinmekle beraber, açıkça itiraf edilemeyen sosyolojik gerçekliği olan sınıfsal bir semboldü. Bu bağlamda teokratik İslami rejimde padişahlık ve hilafet makamının bilgisi, gözetimi ve denetimi altında yapılandırılmış hiyerarşinin şekil bulmuş sınıfsal toplumsal realitesiydi. Kitlelerin taktıkları başlıklar, sahip oldukları sınıfsal konumlarını da net bir şekilde ortaya çıkaran, onların halk nezdinde kabullenilmiş statülerini de yansıtmaktaydı. Hiç kimse kendi sosyal statü ve konumunun dışında bir başlık takamazdı.  Son tahlilde hükümranlar olan saltanat, hilafet ve ruhban sınıfı ayrıcalıklı üstünlüğe haiz egemenliği ellerinde bulunduran kesimlerdi. Geleneksel İslam’ın teokratik otoritesinin töresel şeri hükümleri vardı. Aslında Osmanlı idaresi dini şeri hükümlerin egemen olduğu sınıflı bir toplumdu. Diğerleri tebaaydı. 
Şapka giymekle insan Hristiyan olmaz, kaldı ki Yahudiler de şapka giyince İsevi mi olmuşlardı? Bir başka tahlilin konusu Hindistan da Mecusiler, Sihler sarık taktıkları için nasıl ki Müslüman olmamışlarsa, şapka giymekle de bizim toplumumuzun Hristiyan olması mümkün olmadığı gibi bunun radikal İslami örgütlerin iddia ettiğinin aksine, dinle uzaktan yakından da ilgisi yoktu. Şekiller üzerinden sembolize edilmiş geleneksel İslam’ın siyasal sembollerinden biri ellerinden alınmaktaydı. Siyasal İslam, tarihin hiçbir döneminde, inanç sistemlerinin savunduğunun tersine, sınıfsız ve de eşit şartlara haiz bir toplumsal yapıyı istememiştir. Tezlerinde bugün de halen geçerli olan, koyu bir radikalizmin katı savunmasında, türban üzerinden sembolik şekillere indirgenmiştir. İnançsal politik söylemlerinin merkezlerinde, zaten toplumsal hayattan soyutlanmış kadınların taktıkları başlık olan türban neyse, ataerkil erkek egemen bir toplumda arabesk motiflerle bezenmiş yaşamın kılcal damarlarında kullandıkları erkeklerin başlarındaki başlıklar da aynı anlama gelmekteydi.

 

- Bu bağlamda tarihsel determinizmin diyalektiğinde tezlerimizin ana çıkış noktası; cumhuriyet devrimleri ortadan kaldırmaya çalışmaları, Türkçe dilimizin yerine, Osmanlıca denen yapay ve ağdalı ağır dili geri getirmek ye da Arapçayı istemeleri salt manada kültür emperyalizmidir ki hükmeden tiran bunu başaramadıklarını itiraf etmiştir. Hatta atalarımızın mezar taşlarını okuyamıyoruz derken; aslında burada ki kasıtları da sınıfsal üstünlüğe ket vurmak olup, mezar taşlarında ki şekillerde yine başlıklara dayalı sınıfsal ayırımı ortaya koymaktadır. Açıkçası Osmanlının dini geleneksel sınıfsal yapısına duyulan gizli bir özlemi görmemek mümkün değil. Dolayısıyla analiz ederken şu an yaşatılan sosyolojik değişimde, aynı yapıları toplumun genelinde yaygın olarak gizliden gizliye kanıksatılmaya çalışmasına tanıklık ediyoruz ki biat kültürü de salt manada bunun eseridir. Kamusal alanlarda da bu sınıfsal yapının statüsüne uygun şekilde hayata geçirilmesine, iktidardaki siyasal parti, devlet, diyanet ve dini örgütler hazırlar. 

 

Analitik olarak siyasal analizlerde gözden kaçırılmaması gerek öznesi, geleneksel İslam’ın kadını ötekileyen, sosyal yaşamın geri planına iten ve ikinci sınıf insan konumunda gören algısında, kadının başlığı olan siyasal İslam’ın sembolü türban olmaktan çıkmıştır.  Asıl amaçladıkları hedefleri bu noktadan itibaren dini kıyafetlerin erkeklerde de kamusal alanlarda tüm sınırlamaların ortadan kaldırılarak serbest bırakılmasıdır. İskilipli Atıf’ın şapka yüzünden idam edildiğine dair tezleri tamamen gerçeği yansıtmayan tarihsel bir saptırmadır. Bilimsel gerçekliklerden feyz almamış, hakikati saptırmakta usta, şark kurnazı saplantılı kişilikler olan fesli kadir ve necip fazıl gibilerin kuyruklu yalanlarıdır. Bir Nakşi ve aynı zamanda İngiliz ajanı olan İskilipli hakkında nesnel gerçekleri yansıtan dokümanlar T.C. arşivleri dışında, İngiliz, Fransız ve Vatikan arşivlerinde de mevcuttur.  Duruşmalar esnasında kendisi de baskı altında kalmadan ayrıca bütün çıplaklığıyla her şeyi itiraf etmiştir. Cumhuriyete ve devrimlerine karşı 60 bin adet bildiri bastırıp düşman uçaklarıyla Anadolu’ya dağıtılmıştır. Şeyh Sait’in de aynı şekilde Nakşi olması hiç de tesadüfü değildir. İngilizler, tarikatları, cemaatleri, tekke ve zaviyeleri dizayn edip siyasal İslam’ı, ülkemizde asırlardır, ki günümüzde de olduğu gibi, kullanmaktadırlar. İskilipliyi mezarında ananlar,  vatana ihanetten idam edilenleri savunanlar, devrim kanunlarına muhalefeten anayasaya aykırı hal ve tutum benimsemekteler ki suç işlemektedirler. Suç fiili oluştuğundan kesinlikle yargılanmalılar. Cumhuriyet savcıları işlem yapmak zorundadırlar. Ayrıca kamu görevlileri devlet memurluğundan azledilmelidirler.

 

Diğer tarikatlar ve cemaatlerde çok tehlikeli olmakla birlikte bizim ülkemiz için en tehlikelisi Gümüşhanevi Nakşibendi tarikatı olmuştur. Şu anda günümüzde de olduğu gibi tamamen devletten beslenen, siyasal asalaklıkla devlet idaresinin içine sızarak devlet yapısını İslami ideolojiye dönüştürmeye çalışmaktadır. Tarikatlar ve cemaatlerin hiç biri, birbiriyle iyi geçinemezler ve asla İslamiyet’in rant getirisini kendi aralarında paylaşmaya yanaşmazlar ki tarih boyunca da böyle olmuştur. Ancak siyasal rant konu olduğunda, müşterek çıkarlarda paylaşım esaslı uzlaşırlar. Söz konusu uzlaşma olmazsa farklı siyasi partilere peydahlanırlar ve sandıkta adaylıklar ve kazanımlar üzerine pazarlık yaparlar. Asla güven vermezler ve kendi içlerinde de güven unsurunda sorun yaşarlar, her şeye şüpheyle yaklaşırlar.

 

Nakşibendiler, bu toprakların en tehlikeli İslamiyet tüccarı din bezirgânlarıdır. Siyasallaşmış Nakşiler; Müslüman görünümlü, tanrıya şirk koşanların örgütlendiği siyasal organizasyonel yapının tarikatıdır. Buhara’da Kasrı Arifan denen yörede doğan Muhammed Bahaeddin Nakşibendi, 14. Yy ın ortalarında tarikatını kurmuştur. Eski Zerdüşt geleneğinin inançlarına koyu koyuya bağlıyken sonradan İslamiyet’i benimsemiş ve Ahmet Yesevi’nin düşüncelerini öğrenerek,  Şamanizm’den de esinlenip, Sünni İslami geleneğin söylemlerine daha çok yeni bir anlayış getirme eğilimini taşıyan tarikatını kurmuştur. Yani, Nakşilik = Zerdüştlük + Şamanlık + Yesevilik + Emevi Sünni geleneksel İslam’ın kokteylinden oluşan bir amorf yapıdır. Bellek bulandırıcıların delileri bile çıldırtacak söylem ve konuşmaları başında bunlar gelir. 

 

1350 yılından sonra tasavvuftan kaynaklanan sözüm ona görüşleri açıklamak ve aşılamak yolunu seçmiştir. Bahaeddin’in görüşlerine göre; ‘’ Evren yaratılmış olup ruh gövdeden öncedir, ölümle gövdeden ayrılacaktır. Geldiği tanrısal kaynağa geri dönecektir. Şeriat gerçektir Bu bir gerçektir ve kesindir, tüm Müslümanların buna uymak zorunda oldukları dinsel bir görevdir.’’ Kadın konusunda ki düşmanlıkları ve ikinci sınıf varlık gibi görmeleri de tesadüfi değildir, Zerdüşt inançlarıyla harmanlanmış olup şöyle ifade eder ki ‘’ Kadın erkeği olumsuz yönde etkileyen, tanrısal duyuş yolundan ayırandır.  ’’ Arabistan kökenli İslam’a İran uygarlığı töreseline dayalı bir anlam vermeye çalışmışlardır. Örtülü İslami inancı İran uygarlığı etkisi altında yaymaya ve İran kökenli bir anlam vermeye ve biçim kazandırmaya büyük bir çaba sarf etmişlerdir ve bunu bilinçli bir şekilde yeğlemiştir. Nakşiler, başlangıçlarından beri tarihsel zaman diliminin tamamında kendilerine özgü bir ‘’ dini kültür alanı ‘’ yaratmakta gecikmemişlerdir. Tıpkı kendilerine esas aldıkları İranlıların yaptığı gibi. Biraz derinlemesine tahlil edecek olursak; İran uygarlığı başlangıçtan beri kendisine din konusunda öznel yapısına uygun bir yol seçmiştir. Dolayısıyla İran başka uluslardan, yabancı toplumlardan asla bir din aktarması yapmamıştır. 

 

Zerdüşt dininin kutsal kitabı olan ‘’ Avesta ‘’ nın atıfta bulunduğu üzere, İran toplumu ve insanı; yalnızca kendi geleneksel törelerinden doğan inanç sistemlerinin dini geleneklerine bağlı kalmış ve bütün yabancı düşüncelere inançlara kapılarını kapatmıştır. Bu bağlamda Nakşi kurucusu Bahaeddin Nakşibendi’n gözüyle konuya bakarsak, İran geleneğinin dışına çıkması mümkün olmayan, kendine özgü yukarıda tarif ettiğim bir İslami geleneğe körü körüne bağlılığından oluşturulmuş,  İran geleneğinin etkisi altında geliştirilmiş bir İslami düşüncenin dışına çıkması da mümkün değildir. ( * Nakşibendi tarikatının genomuna ait çok derin analizlerimin de yer aldığı detaylı bir çalışmam bir başka yazımın konusudur.)

 

‘’ Şapka Yasası ‘’ bahane edilerek İskilipli Atıf’ın kışkırtmamalarıyla ayaklanmaları başlatanlar İngilizler ‘in güdümündeki Nakşilerdi. Kanuni Sultan Süleyman’a kendi oğlu Mustafa’yı öldürtenlerde bunlardır. Asırlardır Sünni Emevi hilafetinin İslamiyet’i özünden uzaklaştırıp, dini gerçeklerle yakından uzaktan alakası olmayan, şeklen sayısal ritüellere indirgediği siyasallaşmış geleneksel İslami distopyasının eylemsel oluşumlarında yine devreye girmişlerdi. Karadeniz de başta Rize, Trabzon, Of, Giresun’da Nakşiler silahlı gösteriler yapmaya kalkıştılar. Erzurum da din adına yürüyüşler yapıldı. Maraş, Çankırı, Çerkeş, Sivas, Kayseri’de aynı eylemler yapıldı. Sırf bir şapka bahane edilerek, İskilipli denen müptezel İngiliz ajanı Nakşibendi tarikat mensubunun, üniter ulusal bütünlüğe verdiği zararları anlamanız açısından çok detayda boğmadan anlatmak istedim. 

 

Anadolu’da kurtuluş savaşına katılmamış 80 bin tekke zaviye ve cemaatlerde, miskin miskin hiçbir şey üretmeden, siyasal İslam’ın toplumsal alt yapısında halkı ajite edip, kendi kontrollerinde dini örgütlenmeye maruz bırakan mollalar ve aveneleri ayaklandılar. Yeni cumhuriyetin başındaki en büyük tehlike; tekke ve zaviyelerde, tarikatlarda, cemaatlerde sinsi sinsi münzevi geçinip inzivaya çekilmiş, sözüm ona muhafazakâr yurtsever, miskinler tekkesinin müdavimleriydi. Yeni cumhuriyetin elinde kalmış savaş sonrası yorgun askeri militer gücünden çok daha fazlaydılar. Savaş alanından kaçmış, cumhuriyet ve Türkiye Cumhuriyeti düşmanı kitle aslında günümüzde de mevcudiyetinin varlığını o günkü gibi sürdürmektedir. O günün şartlarında istiklal mahkemelerinde yargılanalar oldu ancak birçoğu serbest kaldı. Günümüzde devleti yıkmaya çalışanlar o günlerde devletin ve ülkenin başına bela olmuş olanların yeni jenerasyonları olup, devlet erkini demokratik niceliksel çoğunlukla ele geçirip gasp edenlerdir. 1950’lerin Demokrat Partisi başta olmak üzere ardılları olan türevleri tüm sağ partiler ile din siyasetinin siyasal oluşumlarını kuranlarda bunlardır.

 

Tarih boyunca kadim topraklarımız da devlet sistemi üzerinde din adamları ve tarikatların oynadığı rol tartışılmaz bir gerçektir. Devrim kanunlarından bir tanesi de Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıdır. Günümüzde yaşadığımız siyasal atmosferde, devrim yasalarına muhalefetten söz konusu bu dini örgütlenmeler çok yoğun bir şekilde siyasal ve ticari faaliyetlerini sürdürürken, sağ politik ideolojide belirleyici dominant majör unsurlardır. Siyasal patronajın etki alanında ticari monopol piyasalarında yıkılması son derece zor, uluslararası sömürü mekanizmasından bağımsız birer ekonomik güç haline gelmişlerdir. 
Siyasetin finansmanında da organik bağlarla iç içe geçmiş ve ayrıca örgütlü sermaye yapılarıyla çember organizasyonu ve yuvarlanan kartopu modeliyle faaliyetlerini sürdürürken sermaye kendi içlerinde kalmaktadır. Benimsedikleri çalışma yöntemleri; siyaset, ticaret ve finansmanın üçlü saç ayağında, siyasal ve ticari kar maksimizasyonudur. Sermaye ve siyasetin odaklanılmış güç merkezi bağlamında çıkar ve menfaatlerinden oluşan çember organizasyonlarının dışına asla bir kaynak ve siyasal oy desteklerinin bir başka oluşumlara aktarılmasına izin vermezler. Etkinliğin dışsal güçlere kaymasına sert bir şekilde reaksiyon verip katı kurallar koyarak bunu engellerler.

 

Emperyalizm bu topraklarda tarikatları organize edip güçlendirirken finansman desteği de veriyordu. Bunun karşılığında devletten elde ettiği imtiyazlar sayesinde verdiklerini fazlasıyla geri alıyordu. Ancak mevcut iktidar döneminde paraya tapan siyasal İslam’ın tarikatları kendilerini besleyip iktidara taşıyan emperyalistlere aktarılan devlet kaynaklı sermaye fonlamalarına dur dediler. Siyasal destek verdikleri hükümetin bu tür transferini de ellerinden geldiğince kendilerinin lehine çevirerek kendilerine akıttılar. Son tahlilde ellerine geçirdikleri parasal imkânları iç ve dış güçlerle hiçbir şekilde paylaşmadılar. Devletin dış kaynaklı borçlanma dışında kalan tüm parasal gücünü kendi kontrollerine geçirdiler ve denetimleri altına aldılar. Tarikatlar ve cemaatler siyasal erk olan devlet yönetimiyle oluşturdukları sermaye ve ticari ilişkilerle maddi anlamda işbirlikleri kurup, devlet kurumlarını da ele geçirmek süratiyle emperyalist dış sömürüyü içselleştirip kendi lehlerine yerel tarikat sömürüsüne çevirdiler. Emperyalizm lokal açıdan yerel siyaseti yeniden biçimlendirmek için iktidar ve tarikatlardan desteğini kısmen çekip yeni pozisyon aldı. Ülke siyaseti İngilizler tarafından yeniden tarikat eksenli dizayn ediliyor

 

‘’ EN İYİ MASALLARI, HİKÂYELERİ VE YALANLARI ARAPLAR UYDURUR. ARAPLARIN UYDURDUĞU EN İYİ MASALLARI, HİKÂYELERİ VE YALANLARI DA EN İYİ İRANLILAR ANLATIRLAR VE ARAPLARIN UYDURDUĞU, İRANLILARIN ANLATTIĞI MASALLARA, HİKÂYELERE VE YALANLARA EN ÇOK İNANIP KANANLAR DA TÜRKLERDİR.’’ SİYASET SOSYOLOJİSİNDE SİYASAL TARİHE GEÇMİŞ ANONİM BİR DEYİM







FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER SİYASET Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI