bursa escort bursa elit escort görükle escort bursa escort görükle escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort alanya escort bayan antalya eskort eskişehir escort mersin escort alanya escort bodrum escort bayan vip transfer alanya porno izle porno izle sikiş izle sikis izle mobil porno izle porn izle hd porno izle canlı casino makrobet kacak bahis
Bugun...



SİYASAL İSLAMIN MUAVİYESİ

Mustafa Türker: SİYASAL İSLAMIN MUAVİYESİ

facebook-paylas
Güncelleme: 31-03-2021 07:58:16 Tarih: 31-03-2021 07:50

SİYASAL İSLAMIN MUAVİYESİ

‘’ HER AYDINLIĞI YANGIN SANIP, SÖNDÜRMEYE KOŞAN ZAVALLI MEMLEKETİM… KARANLIĞA O KADAR ALIŞMIŞSIN Kİ YILDIZLAR BİLE RAHATSIZ EDİYOR SENİ…’’ #CemilMeriç

 

‘’ İnanmak İstemiyorum Bilmek İstiyorum ‘’ #CarlSagan

 

Hazreti Muhammed döneminden başlayarak Arap kavimlerinin en büyük düşü, Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti Konstantinopolis’i yani İstanbul’u fethetmekti. Fetihçi politikalarına, dini ideolojik temelli, peygambere ve sahabeleri ile ardılları olan hilafet makamınca kutsandığı, halifelere ait fetihçi retorik söylemler geliştirdiler. Hatta bu anlamda kutsal kitap Kuran’ı Kerime dayandırılan ve İslam âlimleri tarafından üretilen kelam, fıkıh ve sahih ile desteklenen hadisler de üretilmiştir.

 

Arapların, İstanbul’a olan tarihsel bitip tükenmeyen aşkı yüzyıllardır devam ediyor ve bu uğurda İstanbul’un fethi için üç sefer düzenlediler. Bunlardan ilki 669 senesinde, ikinci sefer 674 te ve son sefer de 715 yılında olmak üzere toplam üç sefer düzenlenmiştir. Bunların tamamında Araplar büyük bir hüsranla hezimete uğradılar. Arap kavimlerinin tarihsel psişik kökenlerinin antropolojik sosyolojilerinde; kin, intikam ve öç alma duygusu çok ağır basar. Kadim toprakların kadim uluslarına başkentlik etmiş, tarihin kutsal kentini fetih için çıktıkları yoldan hep mağlup ayrıldılar. Yüzyıllardır bu yenilgilerin acısı hiç dinmemiş ve günümüzde de Arapların içinde kabuk bağlamamış, kanayan bir yara olarak da acısı akmaya devam eder. İber yarımadasına kadar gidip Endülüs’ü ve Cordoba’yı fethedip de her seferinde İstanbul’un surlarını aşamayıp boğazın soğuk sularında boğulmak Vahhabilere çok ağır geldi. 

 

Araplar, İstanbul’un Osmanlı imparatoru Fatih Sultan Mehmet tarafından 29 Mayıs 1453 yılında fethini de asla hazmedememişlerdir. Hilafet makamının İstanbul’a taşınması ancak çok daha sonralarıdır. Yavuz Sultan Selim döneminde Mısır seferini takiben hilafetin Abbasilerden Osmanlıya geçtiği ve Ayasofya’da kılıç kuşanma töreni yapıldığına dair ileri sürülen tezlerin hiç biri de gerçeği yansıtmamaktadır. Tamamen gerçek dışı uydurma yalan yanlış bilgilerin kurgulanmasından oluşturulmuş tarih, tam anlamıyla hurafe bir şehir efsanesidir. Ancak Yavuz Sultan Selim’in: ‘’ Mekke ve Medine’nin şerefinden ve güvenliğinden sorumlu, emrinde neferim ‘’ ifadesi de tarihsel bir gerçekliktir.

 

Halifelik makamı Hz Muhammed sonrasında, sahabeleri arasından seçilmiş ilk dört halifeyi takip eden dönemlerde ise hilafet makamı bir hükümranlık kurumu olarak değerlendirilmiştir ve İslam ordusunun başındaki kişiye halife rütbesi verilmiştir. Hükümranlık olarak değerlendirilen makama şer’i bir dayanak oluşturulması için de ‘’ Hakka riayet edip şeri hükümleri adaletle yerine getirerek şeriatı uygulayan sultanlar ‘’ şeklinde yorumlanmıştır. İlk dört halifeden sonraki Halifelik kurum Hristiyanlıktaki papalık gibi ruhani bir kurum değildir ve son tahlilde, içinde yaşanılan dönemde İslam’ın komutanı kim ise, İslam’ın kılıcı kimin elindeyse o kişi halifedir. Osmanlının hilafet kurumu da geleneksel İslam’ın kılıç hükümranlığına tekabül eder.

 

Doğu Roma İmparatorluğu, tarihteki gerçek anlamda imparatorluk kurumlarından biri olarak nitelendirilir. Doğu Roma imparatorluğunun başkenti İstanbul, aynı zamanda Hristiyanlığın dini ruhani öğretisinin özüne en yakın mezhebi Ortodoks kilisesinin merkezi olduğun için de çok önemli ve ayrı bir öneme ve yere sahiptir. Batı Roma İmparatorluğunda ise imparatorluk kurumları aşındırılmış, Hristiyanlığın diğer büyük mezhebi Katolik kilisesi Vatikan devleti olarak kurumsallaştığı yetmemiş, bir yandan da Batı Roma imparatorluğunun tüm kurumsal yapısına etkin ve aktif bir şekilde müdahalede bulunmaktan da kaçınmamıştır. Tarihsel sürecin diyalektiği bağlamında edimsel olarak papalığın, kilisenin ve dinin politikalarıyla devlet işlerine karışması Batı Roma İmparatorluğunun sonunu getirmiştir. Doğu Roma ise patrikhane ve kilisenin dini politikalarını devlet kurumlarına karıştırmayarak çok daha uzun süre varlığını sürdürebilmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453 te İstanbul’u fethiyle de Doğu Roma tarih sayfasından silinmiştir. Bir çağ kapanırken yeni bir çağ başlamıştır

***

Muaviye, Şam ( Suriye ) valisiyken halife Osman’ın öldürülmesinden sonra halife olan Ali’yi, bugünkü Irak topraklarında kalan Küfe’de haricileri isyana teşvik ederek, hileyle yenip, camide katledip şehit etmiştir. Ali’yi öldürttükten sonra da kendisini Halife ilan etti. İslami geleneklere göre (* Bir halife varken, sonradan çıkan ikinci bir halifenin katli vaciptir. *Peygamberin hükmüdür ki bu kural söz konusu olayda yerine getirilmemiştir) İslami geleneklere göre Ali’nin oğlu Hasan’ın halife olması gerekiyordu. Ancak Muaviye bu durumu da kabul etmeyerek, kendi otoritesine tehdit unsuru gördüğü Hasan’ın üzerine ordusuyla yürüdü.  İlerleyen süreçte daha önce Hasan ile yaptığı anlaşmayı hiçe sayıp halifeliği Hüseyin’e devretmeyerek İslami geleneğin kurallarını yıktı. Seçici kurul oyunu ile halifeliğin Babadan oğula geçmesini sağladı ve Muaviye kendi oğlu Yezid’i halife ilan etti.

 

Her zaman olduğu gibi ve daha öncede de yaptığının benzeri ikiyüzlü siyasetinin sonuçlarını almıştı. Ali ile savaşırken de hile yapmış, ordusundaki askerlerinin mızrak uçlarına Kur’an-ı Kerim sayfaları taktırmıştı. Hasan ile savaşırken de entrika ve yalanlar ile isyan çıkartmış ve Hasan kendi askerlerinin isyanında yaralanmıştı. Hasan’ı, ağır yaralanmanın yol açtığı sağlık sorunları sebebiyle kendisi ile pazarlık yapmaya zorlamış ‘’ biat et ki kan dökülmesin, anlaşalım’’ demişti, daha sonradan Hasan’a verdiği sözü de tutmamıştır. Hilafetini tanımayanları çok sert ve kanlı bit şekilde bastırdı, iç karışıklıklara da son vererek, Hint Sınırından Kuzey Afrika’nın mağribine ve Güney İspanya’da Endülüs’e uzanan güçlü bir Emevi devletinin temellerini attı. Muaviye, Emevi saltanatının egemenliğinin gücüne dayanarak hilafet kurumunu ve İslamiyet’i yeniden kurgulayıp, biçimsel içerikli sayısal ritüellere indirgedi.

 

Vahhabi Arap bedevilerinin siyasal İslam’ının temellerini inşa etti. Muaviye Hilafet makamını dinsel önderliğin yanı sıra tam bir siyasal liderliğe dönüştürdü. Muaviye 664 – 678 yılları arasında Bizans’a, Konstantinopolis’e yani bugünkü İstanbul’a Doğu Roma’ya iki sefer düzenledi ve her iki seferde de kaybetti. Muaviye, **Sünni İslami geleneğin, üzerine titreyip laf söyletmediği ve bugünkü İslam dünyasının sorunlar yumağı içinde boğuşmasına ve global dünyada İslamofobi durumunun oluşmasının kökenlerini yaratandır. **Siyasal İslam’ın Sünni geleneğini savunanlar, Muaviye’nin bir içtihada dayanarak bunları yaptığını savunurlar. Sünnilikte iktidar erki ve gücü siyasal bir sorunsal olup, peygamber soyundan gelse de iktidar soy meselesinden öteye bir durumdur. Bu bağlamda soy mevzusundan bağımsız olarak ümmetin kendi içerisinde istişare ile çözeceği bir husus olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla bu konuda ‘’ istişare ile seçilen devlet başkanına sonsuz bir itaat’’ kültürü hâkimdir. Diğer taraftan Şiilerde iktidar inanç meselesidir ki siyasal manada meşrulaştırılan önder ve liderler aynı zamanda ruhani liderliği de kendilerinde barındıran, peygamber ve Ali’nin soyundan gelen imamlardır.

 

Arap İslam kültürünün şeriata dayılı emperyalizminde İslam uygarlığının duvarları geçirimsiz ve mensuplarının tek derdi, kendi dışlarında kalan diğer kesimleri kendinden uzak tutmayı öncüllemektir. Bunun nesnel sebep sonuç ilişkilerinde ise Arapların kurumsal bir yapı olarak ‘’ Devleti ‘’ ve bu kurumsal yapının organizasyonel gerekliliğini bilmemeleri ve geleneksel kabile kavminden kurtulamamış olmalarıydı. Tarihsel olarak yazılı devlet envanteri tutmayan, ganimet kültürünün gereği olan paylaşımlarını yazılı olarak tutacak bilgiye de vakıf değillerdi. Daha sonraki dönemlerde Araplar, hazine tutma bilgisine de İranlılar sayesinde haiz olmuşlardır. Son tahlilde bu tür kuramsal ve kurumsal gelenek yetersizliklerden kaynaklanan problemler, birçok alanda şiddetle baş göstermiş ve çok çeşitli tutarsızlıklarla kendi içlerinde sorunlara da yol açmıştır. Arap kabileleri arasında o gün olduğu gibi bugün de yukarıda bahsettiğim sorunsallar yüzünden mezhepsel farklılıklardan kaynaklanan siyasal birliktelik sağlanamamaktadır. Coğrafi haritalara baktığımızda sınırlar İngilizler tarafından sorunlu alanlarda cetvelle çizilmiştir.

***

Batılı emperyalizmin en büyük düşmanı olan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, içerideki tüm düşmanlarına rağmen, az zamanda kurmayı başardıkları ve batılıların adına *‘’ Kemalizm ‘’ dedikleri, batılı anlamda çağdaş, modern ve ilerici bir Türkiye Cumhuriyetinin varlığı, kendilerince asla kabul edilemezdi. Söz konusu durum günümüzde de halen emperyalizm açısından güncel geçerliliğini korumakta olup, kabul edilmesi de çok güç ve zor bir realitedir. Emperyalistlerin bakış açısından ‘’ Batı tanımlaması; her alanda egemen ve hâkim, taklit edilemez tek uygarlık ‘’ niteliksel bütünlüğünü ifade ediyordu ki bu anlamda kendileri için bu durum tartışmasız kaçınılmaz tek gerçeklikti. Kendileri dışında hiçbir uygarlık Batılılaşamaz ve bunun mümkün olması söz konusu değildir ki Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurdukları devlet ve toplum da asla bunu başaramamalıydı.

 

Batılı değerler, batı emperyalizmine karşı tarihte ilk kez kullanılmaktaydı ve büyük oranda da Türk Devrimi, yani Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarınca başarılmıştı. Emperyalizm, Türklerin devrim tarihinin paradigmaya dayalı değişim sürecini mutlak surette engellemek koşuluyla, salt manada sekteye uğratmalıydı. Türk Devrimi; bağımsızlık, özgürlük, laiklik ve demokrasi gibi batılı değerler adına ve batı emperyalizminin boyunduruğundan kurtulmak amacıyla, istiklal savaşı verilip zafer kazanıldığında mümkün olmuştu. Bu noktada asla unutulmaması gereken husus, batı emperyalizmine karşı en büyük tehdit unsuru Türk devriminin, yapısal olarak batı uygarlığını kurumsal ve toplumsal düzenlemelerine uyumlu değerler düzleminde başarılabilmesiydi. Türk Devrimi, Batıya karşı antiemperyalist savaşın kazanılması, demokratik laik sosyal hukuk devletini amaçlaması, batının kendi değerlerinden olmayan dünya genelindeki başarılmış yegâne ve tek örnektir.

 

Atatürk, batı emperyalizmini batının kendi değerlerinde demokratik, laik, insan haklarına saygılı, sosyal hukuk devletini kurabilmek için, batının emperyalizmini yıkan tek liderdir. Dolayısıyla batının kendisinin tüm engellemelerine rağmen, batının değerlerinde bir devleti sıfırdan kurup yüceltmeyi başarmıştır. Batı emperyalizmi için asıl ve en büyük tehlike ve sorun da buydu. Aslında ilk kez batı emperyalizmi kendi değerleriyle tehdit altına girmişti. Bu gerçek ve çok büyük bir tehditti. Bunu anlamak akıl ve zekâ gerektirirdi. Cumhuriyeti kuranlar batı emperyalizminin ikiyüzlü riyakâr ideolojisinin maskesini düşürmüşler, siyasal ve ideolojik şifrelerinin sonuçlarını çok iyi öngörüp algılamışlardı. Demokrasi değerleri denen kavramlar batıya karşı kullanılmaya başlanınca, batı gerçek yüzünü ortaya çıkarıyordu. Batı emperyalizmi, güya taklit edilemez ve erişilemezdi ancak kendi değerleriyle kendisine karşı, tüm olumsuz bileşenlerine rağmen, büyük tehdit oluşturan yeni kurulmuş cumhuriyetimiz hızla bir ivme kazanarak batının önüne geçmek üzereydi ki bu ilerleme mutlak suretle durdurulmalıydı.

 

1961 Anayasamız içerik ve kapsam açısından dünya insanlık tarihinin tüm zamanlardaki en ileri, en ideal yasalarından oluşan anayasasıydı. Türkiye de insan hakları, kadın hakları demokratik anayasa vb adalet ve hukuk sisteminde, insani değerleri yüceltecek yasalar engellenmeliydi. Derhal bu sistem Türkiye’de yıkılmalıydı ve bu topraklara Arap İslam kültür emperyalizmi geri getirilmeliydi. Türkiye geleneksel siyasal İslam’ın kültürel uygarlığına, İslam kültürünün kendi değerlerine sarılmalıydı ki asıl tehlike ortadan kaldırılabilsin. Emperyalist batı bir kez daha kadim topraklarda yeni cumhuriyetin gelişmesini temellerinden yıktı, toplumsal sosyolojiyi çürüttü ve ulusal birliği köklerinden sarstı. Gayri milli sermaye, sahte nasyonalist, kaypak muhafazakâr dinci, hurafeci, yalancı talancı, neo liberal ittifak devreye sokuldu. 1961 anayasasından sonra günümüzün Muaviye’sine adım adım gelindi. Batı, tarihsel kökenlerinden beslendiği kapitalist sömürgeciliğin emperyalist düşüncelerini özünde barındırmayı sürdürmektedir. Bu anlamda kendi medeniyetinin dışında kalan diğer tüm uygarlıkları da kendisinde saymayıp, soyutlayarak dışlamaya devam etmektedir. ( * Samuel P. Huntington’un ‘’ Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması ‘’ adlı eserinde buna vurgu yapmıştır ve kendisi de ‘’ Kemalizm ‘’ der, Türkiye Cumhuriyetine dair tezlerinde )

 

Bu bağlamda, günümüz dünyasının şekillendiren, yeni dünya düzeninin ana eksenini oluşturan Huntington’un siyasal tezlerine göre, Türkiye; batı uygarlığı içerisinde ‘’ ikinci sınıf bir ülke ‘’ olarak değil de – ki burada batının reddiyeciliği ve de reformcu Osmanlıcılık kurgusuna sekte vardır – kendi emperyalist amaçları doğrultusunda, yeni sömürgecilik alanında kullanabilecekleri, İslam uygarlığı içinde merkezi lider konumunda bir ülke rolü biçilmişti ki bu kendileri için daha kullanışlı ve de yararlı bir proje olacaktı. Burada laik Türkiye Cumhuriyetinden İslami ideolojiye tarihsel bir geri dönüşüm kurgulanmaktadır. Batılı anlamda laik demokratik devlet tecrübesi mevcut olan Türkiye, İslam âleminin kontrol ve denetim altında tutulması için lider konuma getirilerek, siyasal İslam’a doğru evirilmesi gerekiyordu. Bunun için yapılması gereken ilk hamle; çok kuvvetli bir şekilde Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurup geliştirdikleri batılı anlamda çağdaş, modern devlet kurumları ve geleneğinin mirası kökünden reddedilmeliydi. Bu anlamda tarihsel demokrasi mücadelemizin inkârdan gelinerek yok edilmesi şarttı.

 

Son tahlilde bunu başarabilmek için, laikliği ve çağdaş uygarlığı bir türlü içselleştirememiş, modernitenin çok uzağındaki şark zihniyetinin doğu mistisizminin gelenekse İslami normlarına körü körüne bağlı kitlesinin içerisinden, ilk olarak modern bir Muaviye yaratmak zarureti hâsıl olmuştu. Şimdi buraya son derece dikkatli bir şekilde konsantre olmanızı rica ediyorum sizlerden!?  Mehdi sevdalısı, halife hülyasında, plasibo etkisinde kendinden geçmiş, bir türlü gerçekleri görüp bu hülyasından uyanamayacak, aynı zamanda anatomik, psişik ve psikiyatrik tutarıklı karakter yapısında, yerel işbirlikçi ‘’ hem siyasal hem dinsel açıdan meşruiyet sahibi olan << (sözüm ona) ATATÜRK kalibresinde!!! >> bir lider ’’ tarafından gerçekleştirilebilirdi. (*Burada geçen ATATÜRK kalibresinde!!! Tanımlaması bizzat Huntington’un kendisine aittir. Kendilerine göre Muaviye benzetmesi benim tanımlamamdır)

 

Bundan yaklaşık iki yüzyıl önce Jön Türkler ve ardılları İttihatçılar tarafından, Osmanlının kızıl sultanı istibdattı altında başlatılan, batılılaşma ve çağdaşlaşma sürecinin tarihsel akışını, diyalektiğin kendi özündeki süjesine uymayacak şekildeki tezleriyle, uygulamada hayata geçirerek geriye çevirdiler. Tarih ve akıl dışı bilimsel olmayan bir tezi hayata geçiren batılı emperyalist güçler, ülkemizin kaderi üzerinde kirli, kanlı ve çirkin oyunlarına başlamışlardı. Soğuk savaş döneminde 1950 yılında Asya’nın bir ucuna Kore yarımadasındaki savaşa ‘’ Türk askerinin kanı sudan ucuz (23 cent ) ‘’ diyen ABD Savunma Bakanı John Dulles ve emperyalizmin stratejik derinliğine uygun şekilde NATO ( Kuzey Atlantik Paktı ) kozuyla Türk askerini Kore’ye savaşa gönderdiler. Binlerce vatan evladı sudan ucuz kanlarıyla emperyalizmin çıkarları uğrunda canlarını verdiler. Emperyalist politikalara NATO’ya girmek için boyun eğen milliyetçi muhafazakâr, liberal sağ siyasetin iktidarlarında, kuzeydeki komünist Sovyet tehditlerine karşı, Türkiye Cumhuriyetini kendilerine kalkan olarak gördüklerini açık açık itiraf etmekle kalmayıp, askeri üstleriyle de topraklarımıza kalıcı bir şekilde yerleşmişlerdir. Sömürgeci, işgalci emperyalizme dünyanın kalbi altın tepside verildi.

 

Emperyalist güçler, Gorbaçov’un Perestroyka (Yeniden Yapılanma) ve Glasnost (Açıklık) politikalarıyla Sosyalist Sovyet blokunun yıkılmasını müteakiben, soğuk savaşın sona ***erme(me)si ile birlikte Türkiye’ye, Orta Doğunun Arap çöllerinde bölgesel emperyalist amaçları uğrunda tezgahlanan lokal kargaşalarda, emperyalist petrol sömürgeciliğinde kullanılacak işlevsel bir görev tanımladılar. Siyasal İslam’ın diktatörlüğü ile yönetilen, uygarlığının gelişimi engellenmiş ve her alanda batı uygarlığının gerisinde kalmış bir ülke konumuna getirilmek öncelikli stratejileriydi. Bu bağlamda cumhuriyetimiz, kapitalist modern sömürünün nihai amaçları doğrultuda kullanılacak stratejik ortak görünümlü, kendi gücünün tüketildiğinin bilincine varamamış, giderek içten içe zayıflatılmış, dışa bağımlı kılınıp tutsak edilerek uşak haline indirgenmiş, Orta Doğu petrollerinin, doğal gaz ve petrol boru hatlarının bekçiliğini yüklendiği ülke konumuna getirilmesi esastı! Bu tür ülkelerde, dış politika ve askeri müdahale konusundaki kararlar, hiç şüphesiz ki parlamenter demokratik bir ülkeden çok daha kolay alınır.

 

Dolayısıyla ellerinde oyuncak olan Siyasal İslam’ın tek adamı Muaviye’siyle istediklerine ulaşmaları ve bu ülkeleri her açıdan kontrol ve denetimleri altında tutmaları çok daha kolay ve her koşul ve şartta da mümkündür. Bu anlamda Siyasal İslam’ın Muaviye’sine iktidar yolu açılmalıydı. ***- Ki bana göre soğuk savaş, ekonomik çıkar merkezli bir başka yapıya evirilmiştir, ideolojik boyutunu, yeni dinamiklere göre biçimsel açıdan ticari, ekonomik stratejik hegemonya yapısalına büründürmüştür. Son tahlilde yeni dünya düzeninde, global düzeyde eksen kaymalarına paralel, çok boyutlu güç merkezlerinde soğuk savaş rüzgarlarının bölgesel sıcak savaşların yaşandığı dünyaya dönüştürmüştür-

 

Dini içerikli mezhepsel kültürel uygarlığı esas almış, uluslararası ilişkilerde çıkarların her türlü duygusal aidiyetin önüne geçtiğini çözememiş bir Muaviye olmalıydı. Kendine, duygusal mezhepsel ihvancı siyasal İslami kültürel uygarlıktan çıkar sağlayacağını zannedecek kadar akıl ve bilim dışı siyasal stratejiden yoksun, reel politik rasyonaliteden uzak, stratejik derinlikten yoksun ve iflas etmiş akıl dışı politikalarına gerçeği göremeyecek kadar sıkı sıkıya bağlı olmalıydı. Dünya siyasi tarihi yazılmaya başladığından bugüne, devletlerarası uluslararası ilişkilerde, ulusların çıkarlarının, İslam kültürünün ümmetçi politikalarının çok çok üstünde olduğunu bize öğretmiştir. Hali hazırda rasyonel geçekliği bir türlü göremeyen siyasal körlüğün hakikati hiçbir zaman öğrenemeyecek olan kıt bir zekânın, stratejiden yoksun, sığı politik duygusallığının neden olduğu topyekûn çöküntü yaşatılmalıydı.

 

Siyasal İslam’ın kültürel kimliğini yaratmaya çalışmanın her şeyden daha önemli olduğuna inanmış birinin, hakikatlere kör ve gerçeğe sırtını dönmüş rol model tip yaratılmalıydı ki Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yarattığı batı uygarlığı, her türlü yöntemler kullanılarak, tüm kurumlarıyla toptan yok edilmeliydi. İkiyüzlü ilkesel hedeflerinin gizli ajandalarında bu vardı. Emperyalizm, Batının kendisiyle çelişen diyalektik tezatlarında kurguladığı karşıt ideoloji ile bizi yıkmak istiyor. Batı uygarlığı tarafından Arap İslam emperyalizmi, ülkemizde kendi değerlerini yok etmek için harekete geçirilmiştir. Arap İslam şeriatçılığının siyasal İslami sitemini adım adım bu topraklara getirdiler.

 

Arap baharı denen siyasal sistem mühendisliği, Muaviye tohumlarının 21 yy da vahşi emperyalizmin değirmenine su taşıdıkları kötücül ve ucube emperyalist BOP ( Büyük Ortadoğu Projesi ) stratejisinin eseridir. Emperyalizm tarafından suni bir şekilde kurulan Arap devletlerinde iktidarlar; daha önce emperyalist güçler tarafından iktidara getirilen diktatörlerin devrilerek, bugünün siyasal konjonktürüne uygun bir şekilde, yerlerine yenileri getirilmek suretiyle, yeniden dizayn edilmeliydi. Eski Baas diktatörlerinin yerine bambaşka neo liberal dinci versiyonları olan Muaviye tohumları hazırlanıyordu. BOP eş başkanları vardı! Ballandıra ballandıra! Böğüre böğüre nutuk atarak anlatıyordu çağdaş zamanların Muaviyeleri.

 

Siyasal gücün edimsel faktörlerine paralel bir şekilde silahlı askeri güce başvurmaktan çekinmedikleri, demografik etnik mobilizasyon ile Orta Doğu da sosyo kültürel toplumsal dengelerin yeniden ihdası da diğer ikincil öneme sahip stratejik yöntemdir. Kültürel melezleşme heterojen ilişkilerin bütünsel yalın betimlenmesidir. Zira geleneksel İslam’ın mezhepsel ayrışımını, feodal kabile klan normlarındaki farklılıklarını kullanarak ve silahlı kanlı çatışmaları körükleyerek kurguladıkları yeni dünya düzenin yapısal değişimini gerçekleştiriyorlar.

 

Ulusal ekonomik çıkarlar da bu işin bir parçasıdır. Muaviye’nin savaş ve göç politikası destekli öznel güvenlikçi, akıldan yoksun politikalarıyla, 21. yy da siyasal antropolojide bir ülkenin siyasal yapısı kültürel kimliği ile değiştirilmeye çalışılmakta ve ulusal sosyolojiye kültürel antropolojiden kopukluk yaşatılmaktadır. Gerçek kültür emperyalizmi budur. Gerçekler, kültürel manada antropolojik ve sosyolojik farklılaşmayla burada ortaya çıkıyor. Çünkü kültürler birbirini mutlak surette etkilerler ve gittikçe birbirlerine benzeşirler, ancak öznesinde özlerini muhafaza ederler. Sakat bir dini anlayışın ve yanlış tanrı inancının bedevisinin batılı takım elbise içinde kravatını bağlaması ilkel bağnazlığınını ileri teknolojinin elektronik cihazları ile donatılmış süper lüks yaşam standardı ve sefalet içinde çırpınan geniş siyasal kitlesiyle kurgulanmaktadır. Statükonun karakteristik değişime direnen karakterlerinde bölünmüş ülkeler, kültürel ve uygarlık olarak batı medeniyetinden uzaklaşıp ilkel bedevi vahhabi, selefi müsaviye kültürünün uygarlıktan uzak bağnazlığına doğru yol alırlar.

 

Bu tür antropolojik sosyolojiden yoksun, kendi özünden koparılmış toplumsal değişme süreci çok tehlikelidir. Toptancı yaklaşımlardan uzak, kültürel ve uygarlık değerlerinin topyekûn yadsınması, uygarlık farklılaşması ile dogmatik statikliğin temel kültürel değerlerinin ayrıştırılmasıyla, günlük siyasal tercihlerin birebir örtüştürüldüğü seçmen davranışlarının oy dağılımlarının, genel sistemin de ana belirleyici unsuru olduğunu gözlemleriz. Siyasal İslam bilinçli bir şekilde ulusal düzeyde toplumsal katmanların ayrıştırılmasını, kültürel uygarlığın genetik kromozomlarına kodladı. ‘’ Çoğunluk biziz ve çoğunluğu biz temsil ediyoruz ’’ söylemini, yeni yüzyılın etnik ve dini farklılıklarına dayalı; faşist, otokratik despotik rejimlerini, kan ve gözyaşı ile din, mezhep, milliyet kimliklerinde abartılı ortodoks şeriat rejimini inşa etmeye çalışıyorlar. Bugün yaşadığımız modern zamanların plüralist gerçek demokrasinin uygarlık anlayışının çok uzağına düşürüldük.

***

 

Silah zoruyla İstanbul’u ele geçiremeyen Araplar, tarihten intikam almak istercesine, Petro dolarlarla kutsal kadim topraklarda Muaviye’nin 21. yy da ki mutasyona uğramış siyasal İslami ideolojisinin illegal yolları başta olmak üzere, siyasal fonlamayla iktidara taşındılar. İhvancı politikalar, cihatçı Müslüman kardeşler, Arap sermayesi ve siyasal İslam’ın aklınıza gelebilecek her şeyi, laik cumhuriyetimizde iktidar üzerinde formel ve informel başat konuma getirilmiştir.

 

Arap kompradorluğu, petrol dolarlarıyla, her alanda sırtlarını dayadıkları vahşi kapitalizmin emperyalist odakların, ülkemizdeki sopası olarak siyasal iktidarın stratejik ortağı haline gelmiştir. Çağımızın soğuk savaşının ana enstrümanı olan finans kapitalin ticaret savaşı tekniklerine paralel, iç ve dış askeri harp stratejilerinin kanlı savaşları da üzerimizde baskı unsuru olarak kullanılmak suretiyle, ülkemizin demokratik siyasal platosunda dini ideolojik bir kıyım yaşanmaktadır. Kanal İstanbul Projesi ve Araplara satılan milyonlarca metre kare toprak, Katar fonları üzerinden uluslararası emperyalizmin sinsice ülkemize sızmasıdır. Katar, İngilizler ve küresel sermaye tarafından kurulmuş suni bir devlettir. Katar devlet yönetimi ile yatırım fonlarının kontrol ve denetimlerini de ellerinde tutarlar

 

İktidarın metodolojiden yoksun irrasyonel yanlış ekonomi politikaları ve her türlü akıl ve zekâdan yoksun iç ve dış siyasal tercihleri, ülkemizi içinden çıkılması imkânsız çok zor şartlara mahkûm etmiştir. Ülkemizde etnik olarak en çok mülk satın alan yabancılar ve yüksek maliyetli kamu finansmanı fonlamasını yapanlar da uluslararası emperyalizmin çıkar ortağı Araplardır. Fayda maliyet analizinde rasyonellikten uzak ve fizibıl olmayan Kanal İstanbul Projesi, Türkiye’nin ulusal egemenlik alanında olan Montrö Boğazlar Sözleşmesini kadük bırakacaktır.

 

Kendi ulusal egemenliğini ortadan kaldırmak akıl işi değildir ve bu durum çok tehlikeli uluslararası sorunlara da yol açacaktır. Ve böyle bir projenin hayata geçirilmesi vatana ihanettir ki akabinde Çanakkale projesi devreye sokulacaktır. Diğer yandan çok ucuza satılan vatan toprakları ve mülk edinme üzerinden, ucuz vatandaşlık satılması ve dağıtılması, Türk vatandaşlığının giderek değersizleştirilmesi, aynı zamanda ülkenin demografik olarak nüfusun etnik yapısını bozmaya yönelik çok bileşenli emperyalist siyasal stratejidir. İstanbul’da, perde arkasındaki İngilizlerin güdümünde kurulacak Sünni Arap Hilafet Devleti mi? Nihai amaçlanan. Kılıçla fethedemediklerini siyasal İslam’ın ideolojik fonlamasıyla satın aldıkları topraklar ve iktidar üzerindeki dominant zımni yaptırımlarıyla BİST %10 ve yönetimi ele geçirdiler!?

 

Siyasal İslam’ın ikonik sembolü haline getirilen taşranın tanrısı, İhvancı Siyasal İslam’ın liderlerinden ‘’ El Bilteci’nin kızı Esma’nın Mısır’da Tahrir meydanında Rabia caddesinde öldürülmesi üzerine, başparmağını avuç içinde kısıp, diğer dört parmağını havaya kaldırma işaretini, seçim meydanlarında ve söylevlerinde timsah gözyaşları dökerek mütemadiyen methiyeler düzerek kullanır. Geleneğinden geldiği ihvan ruhunu pompalar, kendi taşrasının tapınanlarına.

 

Dış politikada düşman ilan ettikleriyle ilişkileri şimdide yeniden restore etmeye çalışıyorlar, verilecek tavizlerin haddi hesabı yok. Mısır politikası taviz verilmeden düzeltilmesi pek mümkün görünmüyor. Elindeki zayıf argümanlarla, stratejik avantajlarını yitirmiş bir şekilde tüm kozlarını kaybedersen ve arkandaki uluslararası desteği de yitirmişsen ne yazık ki kazanımların ya negatif olur ya da minimumda kalır. Stratejik derinlikten yoksun mantıksız dış politikanın mavi vatan kısmı da maalesef tehlikeye girmiştir ki mavi vatan suları çok ısınmıştır ve savaş rüzgârları esmeye başlamıştır. Diplomasi monşer! hamasetiyle yapılmıyor ve tarih en iyi öğreticidir. İktisattan yoksun savaş mağlubiyettir.   

 

Siyasal İslam vahşidir, narsistir. Diğeri olarak gördüklerine, muhteris hırslarının kıskançlık içeren haset duygularında gizliden derin nefret, kin ve öfke besler. Arap diasporasının 1500 yıllık narsist kininin ütopyasında geleceğe dair hâkimiyet şifreleri de saklıdır. ‘’ Dünyanın Süper Gücü Araplar ‘’ olacak hayalî ideasıyla, bölgesel Ortadoğu ekseninden çıkıp, Akdeniz, Kuzey Afrika ve Yakındoğu Asya’ya kadar uzanan kuşaktaki bölgelerde, dini kültürel politik felsefe ağırlıklı Siyasal İslam’ın yayılmacı düşüncesi yaygın olarak açıktan açığa dillendiriliyor. Ülkemizde bu yeşil kuşak içerisindedir.

 

İslam toplumlarında ve az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerinde kurulmuş tek ve son örnek olan, batı uygarlığına adım adım yürüyen cumhuriyetimizin geleceği tehlikeye girmiştir. Bu anlamda işimiz çok zor olup tekrardan bu noktadan çıkışla başlamalıyız. Emperyalizm algısının yarattığı, ülkemizde bir takım kesimler tarafından, batı kültürü kötücül olarak tanımlanmış ve uygarlığın gelişimi sınırlandırılmıştır. Batı emperyalizmini durdurmayı başaran tek ulus ve lider bu topraklardan çıktı. Batı emperyalizmi, karşısına aşılması güç yeni ve güçlü bir düşman çıkarmamak için de ülke içerisindeki işbirlikçilerinin gücünü konsolide edebilmek adına, bu yolda aynı taktiği izliyor. Diğer taraftan yeni monetarist (parasalcı), neo liberal finans kapital yöntemlerinin her kurumuyla da ülkemizin dört bir tarafını sömürüyorlar. Bu anlamda çevreden merkeze, kendilerine sermaye transferi yapmanın yanında, sömürü mekanizmasının yapısal sistemini yeniden şekillendirmek hedeflerine uygun zaman kazanmak suretiyle, stratejik güç konumlanmasındalar. Bu bağlamda Yeni Küresel Egemenliğin siyasal sisteminin kuramsal örgütlenmesi de son sürat devam ediyor.

 

Batı şovenizminin oyun teorisi, pragmatizmin ilkesizliğinde tutmuş görünüyor. Çelişkilerden kendilerine yeni bir dünya düzeni inşa ettiler. Küresel emperyalizmin eklektik yapılarının diyalektiğinin etkisi altında kalan 21. yy Muaviye’sini yarattılar. Zamanın ruhunun tarihsel diyalektiğine ve tarih biliminin doğasına uymayan geri dönüşümleri, hakikatleri saptırarak oluşturdular. Son tahlilde kurucu unsurların öncü lider kadroları, ülke içerisindeki tüm engellemelere ve zor şartlar altındaki güçlüklere rağmen, batı medeniyeti anlamında çağdaş ve uygar bir devleti her kurumuyla işlevsel hale getirmişlerdir. Emperyalizm, jeopolitik stratejik konumun avantajlarına sahip güçlü bir Türkiye Cumhuriyetini, kendi emperyalist amaçsal hedeflerine ulaşmada her daim engel olarak görmüştür. Bu anlamda geleneksel siyasal İslami değerlerle harmanlanmış Muaviye’yi yetiştirip, siyasal İslami ideolojiden faydalanıp, emperyalizmin sömürü genetiğini kodlayarak iktidara hazırladılar. Kadim topraklarımızda insanlığın gelişim sürecini toplumsal anlamda geriye doğru çevirdiler.

 

Her alanda Arap İslami şeriat kurallarını, mevcut devlet yapısının arkasına gizlemeyerek açıktan açığa uygulamaktadırlar. Batı emperyalizmi 100 yıllık rövanşını almak üzere tüm hazırlıklarının alt yapısını oluşturdu ve son hamlesi için de en uygun zaman ve fırsatı kollamaktadır. Mevcut iktidarın tutarsız politik uygulamalarındaki yetersizlik ve tutarsızlıklar, ulusal bütünlüğümüzü tehdit altında atmıştır. Ulusal bütünlüğümüzü savunan tüm taraflar ivedilikle bütünsel değerlerde uzlaşmak suretiyle ortak işbirliği içerisinde eylem planı belirlemelidirler. Gerçekleri eğip büken politik yanlışlardan sıyrılıp, doğruların peşinden gitmek mecburiyetindeyiz. Spekülatif nitelikli palyatif popülist söylemlerin spekülasyonları, kendi emperyalist çıkarları içindir. Bu bağlamda emperyalist hedefleri için; rüşvet, kara para, uyuşturucu dâhil her türlü illegal yöntemler, uygarlığın karşı tarafında gördükleri ulusları kontrol ve denetim altında tutmak için başvuracakları stratejiler arasındadır.

 

Dinin sahte söylemlerinin demagojileriyle harmanlanmış ideolojik paternitesin de demagogca yalan yanlış hurafelerin fetvalarıyla, dindar mütedeyyin insanlar üzerinde, yapay güvencelerle bir takım vaatler verilerek,  suni güven ortamını oluşturmaya çalışıyorlar. Siyaset mühendisliği üzerinden illegal hilelerle, tüm evrensel kuralların akışından yararlanılarak, dinsel siyasal güvenin tesisi için çok büyük çaba sarf ediyorlar. Oysaki insanca güvenin tesis edilebilmesi ancak beşeri ilişkilerin etimolojisinin sosyolojik açıdan dönüştürülmesiyle mümkündür. Güven unsurundan, dini inançsal siyasal ideolojiye dönüştürülmüş sistemi oluşturmak için amansız bir mücadele veriyorlar.

 

‘’ Kabil Nerede Habil? ‘’

 

Ünlü "Kan Sınırları' haritası çizeri, Fox News Strateji uzmanı emekli asker Ralph Peters'in Pentagon sitesi Stratfor'daki " Türkiye'nin son umudu öldü '’ başlıklı yazısında: "Erdoğan'ın arkasındaki molla ve mafya kalabalığı kazandı. Erdoğan, bu başarısız illüzyonist naylon darbeyi, Türkiye'de Siyasal İslamlaştırmayı hızlandırmak için kullanacağı kesin. Darbeyi, zalim güruhun tezgâhı ve naylon darbe senaristlerinin demokratik kurul ve kurumların aşındırılıp ihlaliyle neo Osmanlı manya güçlenerek geliyor. Eğitimli laik Türkleri, 1930 Almanya’sı bekliyor. Yeni ve hiç beklenmeyen savaşlar zamanı. Umutsuz zavallıca planlanmış bir darbe sonrası karanlık çöküyor." öngörüsünde bulunmuştur.

 

 ‘’ HAYÂ SIYRILMIŞ İNMİŞ, ÖYLE YÜZSÜZLÜK Kİ, HER YERDE NE ÇİRKİN YÜZLERİ ÖRTMÜŞ, MEĞER İNCECİK PERDE…’’ #MehmetAkifErsoy







FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER SİYASET Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI